14 Temmuz 2010 Çarşamba

Mustafa Kemal Paşa esir olmuş..

Müslümanları, “İsmaililik” mezhebiyle dinden çıkaran sahte şeyh “Abdullah”...
İngilizlere hizmet için Kur’an üzerine yemin eden ve Mustafa Kemal’i öldürmek üzere görevlendirilen Hintli ajan Mustafa Sagir...
Haşmetlü İkinci Elizabeth Hazretleri’nin
(Türkiye gazetesinin başyazarı Yılmaz Öztuna böyle hitap ediyor!!! HK) Bursa’da Kur’anı Kerim dinlemesi...
“Majesteleri, size 71’de el sallamıştım” diyen Gül’e “Haç” nişanı takılması...
Gül’
ün, “İkinci Cumhuriyet ve Yeni Osmanlıcılık kavramlarının ve bu tartışmaların ortaya gelmesini ben çok sağlıklı olarak görüyorum ve geleceğe ümitle bakıyorum” demesi. (Bkz. Türkiye Gönüllü Kültür Teşekkülleri 3. İstişare Toplantısı. 1992)
Yeni Osmanlıcılık...
BOP, GOP...
Dinlerarası diyalog...
M edeniyetler ittifakı...
Washington’da “Hamdolsun”...
Ali Kemalci gazeteciler, çanak sorular...
Ecnebilerden “mandacı” açıklamalar...
Onları manşetlere taşıyanlar...
Financial Times, Washington Times ve Reuters’tan özel servis...


Siz, bunların ne anlama geldiğini düşünürken ben size tarihten bir yaprak daha sunayım...
Olur da bir gün ümitsizliğe kapılırsanız, tekrar tekrar okuyun...
İyi geleceğinden eminim.

“Akşam üstü gene beynimizin içinde aynı burgu, kalbimizin içinde aynı ağrı Büyükada’ya gidi-yordum. Aydınlık, ferah bir Ağustos akşamı... Köpüklü, uyanık ve neşeli bir deniz. Güverte, tıka basa dolu... Türkçe konuşmayanlarda, birbirinin sözünü kapan bir sevinç var. Sadece bu sevinç, bizi yıkmaya yeterdi. “Ne olmuştu?” diye sormaktan korkuyorduk.
Bir fena şey vardı. Kimseye bir şey sormaksızın onu zihnimizde hafifletmeye uğraşıyorduk. İhtimal durmuştuk. Belki de bir iki noktada gerilemiştik. Ordu bozulmamışsa bundan ne çıkardı? Yunanlılar da artık bitkin bir halde değil mi idiler? Aşağı yukarı bir uzlaşma yapabilirdik. Bu da, elbette Sevres Antlaşması’ndan daha iyi olurdu.
Fakat içimizdeki sorunun, kimseden aramaya cesaret edemediğimiz cevabı kendiliğinden yayılıverdi: Başkomutan Mustafa Kemal Paşa bütün karargahı ile beraber esir olmuş...
Keder insanları öldürmez derlerse, bu söze inanınız. Kalp denen şeyin ne dayanıklı bir maddeden yapılmış olduğunu ben, o akşamüstü Büyükada vapurunun güvertesinde öğrendim.
Türkleri Büyükada Yat Kulübü’nden kovmuşlardı. Yalnız bir iki sırnaşık, yolunu bularak içlerine sokulabilmişlerdi. Bunlar, o akşam cezalarını çekmişlerdir. Çünkü kulüpte, Mustafa Kemal’in esir olması şerefine kulübün bütün şampanyaları patlıyor ve Türkler de dağıtılan kadehleri içmeye zorlanıyordu. Ada sokakları, çoluk çocuğun çığlıklarıyla geçilmez bir hale geldi.
Ölümü bir uyku, r ahat bir uyku gibi arayarak sabahı ettik. İlk vapurun en görünmez köşesine sığınarak, iki büklüm köprüye indik.
Bütün Türkleri, yas içinde bulacağımı sanıyordum. Meğer ne kadar soysuzluğa uğramışız. Acaba sokaktakilerin hepsi, şu veya bu muhipler cemiyeti üyeleri mi idi? Bizimkiler utançlarından evlerinde mi kalmışlardı? Bu gülüşler, bu çırpınışlar, bu el sıkışlar ne idi?
Meğer bütün karargahı ile Başkomutan Mustafa Kemal değil Yunan Başkomutanı Trikopis esir olmuş...
Size, kalbin ne kadar dayanıklı bir maddeden yapılmış olduğunu yukarıda söylemeseydim, burada söylerdim. Bir çocuk gibi sıçramaya başladım. Habere, havadise, telgrafa koşuyorum. Hani dün kızdığımız o sürüm gazetesi yok mu, meğer resmi tebliğlerin kilometrelerce gerisinde imiş. Yunan ordusunu yok etmişiz ve İzmir’e iniyormuşuz.
Ben, ömrümde hiçbir edebiyat eserinde, ordulara ilk hedeflerinin Akdeniz olduğunu bildiren günlük emri okurken duyduğum zevki duymadım. Bu, bütün heyecanların üst ünde bir heyecan veren, bütün şiirlerin üstünde bir şiirdi. Ne olmuştuk, biliyor musunuz? Kurtulmuştuk.
Ah Mustafa Kemal, Mustafa Kemal, sana ölünceye kadar o günün sevincini ödeyebilmekten başka bir şey düşünmeyeceğim.
Konuşmak için dilim, yazmak için kalemim tutuldu. İkdam’daki Yakup Kadri’yi aradım, ilk vapurla İzmir’e gitmeyi teklif ettim.
Tuhaf şey: İzmir’in alındığı haberi geldiği vakit, içimizde artık sevinme gücü kalmamıştı. Gönlümüz, uzun ve derin uykuya dalmış gibi idi. Bir hastanın başında günlerce beklemekten sonraki yağılıp kalmaya benzer bir uyku... Hatta daha fazla ağlamalı bir hal... Bir akşam önce şampanya bayramı yapanların yüzlerindeki unulmaz yası gidip görmek düşüncesinden bile sevinmiyorduk.
Nemiz varsa, bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu batının, vicdanımızı ve kafamızı doğunun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcağını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 Ağustos zaferine borçluyuz.
“Akşam”ın ilk sayfası için koskoca bir klişe hazırlamıştık: ” Elhamdülillah, İzmir’e kavuştuk! “
Kapıları açmanın imkanı mı var? Gazeteyi pencereden akıtıyorduk. Alan, yüzüne gözüne sürüyordu. Galata Rıhtımı üzerinde kamçısı ile selam marşını susturan beyaz atlı Franchet d’Esprey, o korkunç hayal, sanki bir operet sahnesinden kalma hoş bir hatıra idi! Doğrusu, daha fazla Dolmabahçe’ye gidip Vahideddin’i görmek istiyordum. İçimdeki tek zulüm hevesi bu idi.
Vahideddin’i göremedim. Fakat sonradan ilk Meclisten kalma bir dostum, Muhiddin Baha, bana bir Ankara hikayesi anlattı. Onlar da sevinçten ne yapacaklarını bilmiyorlarmış. Mecliste bir aralık ellerini yıkamaya gitmiş. Asık suratlı bir milletvekili görmüş. Mustafa Kemal’in muhaliflerinden biri:
-Yahu nedir bu halin? diye sormuş.
Öteki dudaklarını sıkarak:
-Ne var sanki? Nasıl olsa İzmir’i bize vereceklerdi . Nesini büyültüp duruyorsunuz? diye çıkışmış da!
Sonra da:
-Yunanlılardan kurtulduk. Bakalım Mustafa Kemal’den nasıl kurtulacağız? demiş. Evet, muhalifleri ve rakipleri sapsarı idiler. Ah! Bir kurşun son Yunan kurşunu Mustafa Kemal’in göğsüne saplanamaz mıydı?
Doğu böyledir, dostlarım, Doğu’da kin, kolayca hiyanete kadar götürür. O gün sapsarı kesilenler veya onların kinini güdenler, şimdi bile o günün hatırasını söndürmeye uğraşmakta değil midirler? Doğu kini, vicdanları saran bu kanser... Kanserlerin en habis soyu!”

''KEŞKELER İYİ Kİ LER ''

İnsan 5 yaşına gelmeden anlıyor;
açlığın öldürdüğünü, soğuğun dondurduğunu, ateşin yaktığını...
Sevgisizliğin insanın canını acıttığını...
Duyguları, nesneleri, kişileri, çevresini tanıyor.
Her şey ona çok büyük görünüyor:
Ev, masa, anne, baba...




10'una gelmeden oyunla, sayılarla, harflerle tanışıyor. Azgın bir iştahla öğreniyor. Kız ya da erkek olduğunu fark ediyor. Dünyanın evde, okulda kendisine anlatılandan da büyük olduğunun ayırdına varıyor.




15'inde, tam da en çok kendini sevdireceği çağda, sivilcelenen yüzünden, değişen bedeninden utanırken aşkı keşfediyor.
Dış dünya kadar iç dünyanın da büyük salonları ve kendisinin bile bilmediği odaları olduğunu, açıldıkça o odalardan devasa bahçelere çıkıldığını hissediyor, büyüleniyor.
Şarkıların içinde sevdalar gezdirdiğini, şiirin her türden hasreti dindirdiğini anlıyor. Aşk acısını öğreniyor. Yine de seviyor; ille seviyor, inadına seviyor.




20'sinde putlarını yıkıyor, başkaldırıyor, kanatlanıyor.
Her şey ona küçük görünüyor:
Ev, masa, anne, baba...
"Dünya küçükmüş; büyük olan benim" efelenmeleri başlıyor.
Lakin dünya bunu bilmiyor.
O yüzden 20'ler çoğu zaman hayal kırıklıklarıyla geliyor.




25'inde ayaklar biraz yere değiyor.
Okul bitiyor, iş telaşı başlıyor.
Sınıfta öğrenilenlerin akı, sokaktaki gerçeklerin karasına çarpıp grileşiyor.
Yolu hızlı gelenler çabuk yorularak, sevdiğini bulanlarsa kalbinden vurularak evleniyor genelde...
5 yıl önce uzak bir ülke olan "istikbal", daha yakına geliyor.
"Bir denizde yangın çıkarma" hayali erteleniyor.
"Dünya zor"laşıyor.


35, yolun yarısı...
Hiç okul asmadan, evden kaçmadan, bir terasta sevdiğiyle öpüşüp bir çadırda uyanmadan 20'sine gelenler için gecikmiş telafi çağları...
Daha önce hiç yüz verilmemiş ana-babaların sözüne yeniden kulak kabartılan yaşlar...
Olgunluğun karasuları...




40'ında eski kotlar dar gelmeye, saçlara ak düşmeye, aile büyükleri yaşlanıp ölmeye başladığında bocalıyor insan...
Panik, kadınları kuaföre sürüklüyor, erkekleri araba galerilerine; ve ikisini birden yeni sevda hayallerine...
Yiten gençliğe, boyalı saçlarla, içe çekilen karınlarla, kırmızı arabalarla çare aranıyor.


45'inde "istikbal" denilen o uzak ülkenin toprağına ayak basıyor insan...
Hem ölüm yarınmış gibi, hem hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamasını öğreniyor.
Eski dostlar, hatıralar kıymete biniyor.
Didişmenin yerini sükûnet, böbürlenmenin yerini nedamet, kinin yerini merhamet alıyor.




"Keşke"ler "iyi ki"lerle, hırslar hazlarla yer değiştiriyor.
Bu dünyayı silkelemekten, daha iyi bir dünya için kavga vermekten vazgeçmeseniz de, öbür dünya umuduna da kulak kabartıyorsunuz, ara sıra..

BU 2'LİLER SAĞLIKLI YAŞAMI SAĞLAR

cid:1810F84F24E14174B48EF01B34DC7DD6@dell
cid:1B5FFA2716D84A32AD6E9A3800DBF023@dell
cid:C7D2A88A477F4EF7B7A2A2DAD7A85255@dell

GÖZ HASTALIKLARI ve TEDAVİSİ İÇİN YANLIŞ BİLİNENLER ve GERÇEKLER

Gözlük Kullanımı ile İlgili

Dinlendirici Gözlük : Böyle bir gözlük yoktur. Gözlük rakamlarla ifade edilen değerlere sahiptir ve takıldığı zaman görmeyi daha iyi yapıyor ise kullanılmalıdır.

Gözlüğün sürekliliği: Uzak gözlük devamlı, yakın gözlük yalnızca yakın mesafe çalışmalarında kullanılır. Dioptri (numara) değişikliği ancak muayenede belli olur. Gözün gözlüğe alışması diye bir kavram yoktur, kişi iyi görmenin ne olduğunu anladığı için gözlükten vazgeçemez.

Yanlış dioptri kullanımı: Gözü bozmaz ancak takıldığı anki görmeyi bozar.

Dioptri değişikliği : Uzak için hipermetrop olan çocuklarda büyüme çağında dioptri azalma, myoplarda ise artması gözlenir. GÖZLÜK TAKMAK veya TAKMAMAK DİOPTRİNİN NE AZALMASINA NE DE ARTMASINA SEBEP OLUR. Ancak çocuk yaşta görmenin gelişmesi açısından mutlaka takılması gerekir.

Bebek veya küçük çocuk gözlük takamaz : Özendirme ile bu sıkıntı önlenebilir. Yeter ki çocuğa uygun yaklaşılsın. 8 aylık yüksek hipermetrop gözlük kullanan kişiler olmuştur.

MYOPİ : Uzaktan gelen ışınların gözün sarı noktasının önünde odaklaşmasıdır.

HİPERMETROPİ : Uzaktan gelen ışınların gözün sarı noktasının arkasında odaklaşmasıdır.

Bu tanımlar uzağı görmemek veya yakını görmemek şeklinde tanımlanamaz.

Astigmatizma göze zararlıdır : Astigmatizma myopik veya hipermetropik olur ve göz sağlığı açısından diğer kırma kusurlarından farkı yoktur, yalnızca gözün belli bir açısındaki kırmanın farklılığını ifade eder.

Gözün Çizilmesi : Gözlük ihtiyacını ortadan kaldırmak için 20 yaş üzerinde yapılan laser tedavisi (Excimer) gözü çizmez, yalnızca belli bir kalınlıktaki kornea dokusunu buharlaştırarak ortadan kaldırır.

Gözün kullanımı : Göz hasta olsa bile gözün kullanılması (yakın veya uzak için) göz sağlığına zararlı değildir. Bilhassa glokom olgularında tersine faydalıdır, çünkü göziçi sıvısının dışarı atılımını kolaylaştırcı etki ile rakamsal değerin düşmesi söz konusudur.

Nazar değmesi göz hastalığı yapar... : Nazar tanımlaması bir moral değerdir. Hastalık yapıcı etkisi olamaz.

LASER 'derde deva' mıdır ? : Hayır değildir. Değişik alanlarda değişik laser sistemleri kullanılmakla birlikte, hiçbir surette derde deva olarak tanımlanamaz...

Laser ile katarakt cerrahisi : YOKTUR. Fako olarak tanımlanan yöntem ses dalgası ile çalışır ve sıklıkla kullanılan yöntemdir.

Laser ile şaşılık tedavisi YOKTUR...

Laser'in gözü kör etmesi : Tedavi amaçlı kullanılan bu cihazlar körlük yapmaz, ancak merkezi görme noktasının hastalıktan etkilenmesi veya laser komplikasyonu olarak ödem gelişmesi görme bozulmasına sebep olabilir.

İyi görmek göz sağlığının garantisidir : HAYIR... Örneğin : Glokom hastaları hastalığın son safhasına kadar iyi görebilirler, görme sonradan tedrici olarak azalmaya başlar ki bu safhada görmenin geri dönüşü söz konusu olmaz.

TV ve bilgisayar gözü bozar : Hayır, bozmaz. Yalnızca, ışığa bakılmasına bağlı olarak göz yüzeyindeki gözyaşında kuruma olacağı için yanma, batma,kızarma ve refleks sulanma olur...

Katarakt cerrahisi görmeyi olduğu gibi eski haline getirir : Görmenin iyi olabilmesi için retina tabakasının sağlıklı, kişinin görme potansiyelinin iyi olması lazımdır. Gözdibi hastalıklarında ve tembel gözlerde görme artışı olmayabilir.

Göziçi mercekleri göz için zararlıdır: Uygun yere uygun lens takılması hiçbir zaman zararlı değildir. Yapım malzemesi göz için inert dir.

Her ilaç her kişiye etki eder... : Her ilaç her kişiye aynı oranda etki etmez, kişisel farklılıklar her zaman söz konusudur. Dolayısı ile etkin ilaç kesinleşinceye kadar hekim ilaç değiştirmek zorunda kalabilir.

Uyku bozuklukları göz hastalığıdır... : HAYIR. Uyku beyinsel bir fonksiyondur ve gözler yalnızca olaya iştirak eder.

Gözyaşım kurudu, ağlayamıyorum... : Ağlamak psikolojik bir olaydır ve ağlama ile gelen gözyaşı da refleks sonucudur. Gözyaşı kuruluğu kavramı vardır, ancak bunun ağlama işlevi ile ilişkisi de yoktur.

Göz tansiyonunda sınır : Glokom yalnızca rakamsal değerin ifadesi ile tanımlanmamaktadır. Önemli olan bir husus da görme sinirinin durumudur. Rakamsal değeri normal olarak bilinen değerlerde olmasına rağmen glokom olan kişiler de vardır. Bu nedenle sınır tanımlaması her zaman büyük yanılgılara sebep olur.

GÖZ MUAYENESİ GÖZLÜK MUAYENESİ DEĞİLDİR...

Hazırlayan : Prof.Dr.Haluk Ertürk

Kolesterol nasıl düşürülür?

Kolesterol nasıl düşürülür?

İşte Dr. Ayça Kaya'dan özel diyet...
20.04.2010 11:44:50

Doktorum programına katılan Beslenme ve Diyet Uzmanı Dr. Ayça Kaya, kolestrol hastaları için kolesterol düşürücü bir günlük diyet programı hazırladı.

SABAH

4-5 Yemek kaşığı yulaf ezmesi
1 Su bardağı az yağlı süt
2 Tane ceviz
1 Küçük muz veya elma

ÖĞLEN

4 Yemek kaşığı bulgur pilavı
4 Yemek kaşığı zeytinyağlı sebze yemeği
Tatlı kaşığı keten tohumu eklenmiş salata
4 Yemek kaşığı az yağlı yoğurt

İKİNDİ

2 Dilim çavdar ekmeği beyaz peynirle yapılmış tost
1 Portakal veya greyfurt

AKŞAM
1Dilim tam tahıl ekmeği
100 gr (el büyüklüğünde ) fırınlanmış somon
Bol salata 1 tatlı kaşığı keten tohumu limonla

ARA

1 Elma

Amerikan Sistemi:))

Harika...
Tam Amerikan sistemini anlatiyor...
Billy Teksas'ta bir çiftçiden 100$'a bir eşek satın alır. Ertesi sabah kamyoneti getirip teslim alacaktı.

Aksiliğe bak ki, ertesi sabah çiftçi ona kötü bir haber verir: "Yaa sorma evladım, senin eşek dün gece mevta!!"

-"O zaman paramı ver geri!" der Billy..
-"Veriim de oğlum, ben o parayla senden sonra çatıcıya borcumu ödedim!"
-"O zaman eşeğin leşini alayım!"

-"Leşini?? n'apcan eşeğin leşini olum!"
-"Piyangoya koycam" demiş Billy.
-"Hadi len"! demiş çiftçi.. beni mi inceye alıyon şimdi?"

-"Koyarım ben! demiş Billy, kimseye ölü olduğunu söylemiycem ki!!!"


Aradan bir ay geçtikten sonra karşılaşmışlar pazarda!!
-"Evlat, n'oldu ölü eşek işi??" diye sormuş çiftçi.
-"Haa...... ohooo, onu koydum piyangoya".. .dediydim ya sana!!!
_"Eeeee?!"
"-Eeesi 500 tane bilet sattım, x 2$'dan, 998$ koydum cebime!!!!
-"Hadi be!! demiş çiftçi; e peki kimse seni şikayete kalkmadı mı???
-"Sadece eşeği kazanan!" demiş Billy, "ona da verdim 2$ nı geri sustu!!!"

Billy bugün "Goldman Sachs" ta çalışıyor. (Dünyaca ünlü bir finans ve danışman şirket)

Vefa Lisesi Muallimi Ahmet Rıfkı

Vefa Lisesi Muallimi Ahmet Rıfkı

Yıl 1915.. Çanakkale‘de kızılca kıyametin koptuğu günler.. Aylardan Mayıs.. Vefa Lisesi Fransızca Muallimi Ahmet Rıfkı her günkü gibi mektepten içeri girer.. Koridorlarda sessizlik hakimdir.. İlk dersi birinci sınıfadır ve aynı suskunluk o sınıfta da vardır.. Talebeler başlarını önlerine eğmişler öylece sıralarında oturuyorlardır..
Selâm verir Ahmet Rıfkı, ama çocuklar selâma bile karşılık vermezler!. Ahmet Rıfkı iyice şaşırmıştır..
Arka sıralarda oturanlardan biri ayağa kalkarak; “Hocam, mahallemizde eli ayağı tutan abilerimiz Çanakkale’ye gönüllü gittiler ama siz hâlâ buradasınız!. Biz de gitmek istiyoruz, fakat yaşımız tutmuyor, söyler misiniz bize, vatanımız elden giderse sizin verdiğiniz eğitim ne işe yarar?..”
Ahmet Rıfkı’nın konuşacak hâli yoktur!. Çocuklar elbette haklıdır ve o an kararını verir.. Kendisi de Çanakkale’ye gitmelidir, vatan için, Hakk ve Hakikat için düşmanla çarpışmalıdır..
Yaşlı gözlerle sınıftan çıkar ve mektebin idaresine dilekçesini verir.. Arkadaşlarıyla, talebeleriyle vedalaşır, evine gelir.. Ahmet Rıfkı‘nın hayattaki tek varlığı yaşlı annesi Ayşe Hanım‘dır ve Şehzadebaşı semtindeki evlerinde beraber oturmaktadırlar.. Durumu annesine anlatır, ondan hakkını helâl etmesini ister.. Ardından mahallenin bakkalı, gün görmüş bir zat olan Selâhattin Adil Efendiye uğrar ve şöyle der: “Selâhaddin Amca, Allahın izniyle vatanın bağrına saplanmış olan düşman hançerini çıkartmaya gidiyorum.. Senden isteğim, anamı iaşesiz bırakma!. Kısmetse dönüşte borcumu öderim!.”
Ahmet Rıfkı önce İstanbul‘da kısa bir eğitim görür sonra da Çanakkale-Düztepe‘deki birliğine bölük komutanı olarak gider..Çeşitli cephe ve siper savaşlarına katılır..Ve 19 Aralık 1915 günü şehid olur..
Ahmet Rıfkı‘nın şehitlik haberi kısa zamanda İstanbul’a ulaşır.. Annesi haberi alır, çok üzülmesine rağmen imanı bütün bir hanım olduğundan hadiseyi tevekkülle karşılar.. Aklına, veresiye yiyecek aldığı bakkal gelir.. Bakkala gider ve “Selâhaddin Efendi, oğlum Çanakkale’de şehid düştü.. Şehitlik künyesi, eşyaları ve ikramiyesi bir heyetle bu sabah bana ulaştırıldı.. Yedi aydır senden veresiye alırız, borcumuzu verelim de oğlum borçlu yatmasın” der..
Selâhaddin Efendi şöyle cevap verir; “Ayşe Hanım sen okuma yazma bilmezsin, okuma bilen bir yakınını getir de hesabı o çıkarsın”.. Bunun üzerine Ayşe Hanım, komşusunun kızı Gülşah‘la birlikte dükkâna gider.. Selâhaddin Adil Efendi, “Ahmet Rıfkı” bölümünü açarak veresiye defterini Gülşah‘ın önüne koyar!.
Kız, defteri incelerken birden hıçkırıklarla ağlamaya başlar.. Bu duruma Ayşe Hanım ve dükkândaki diğer müşteriler de şaşırmışlardır.. Gülşah‘ın yanına gelirler.. Gülşah, onlara veresiye defterindeki kırmızı harflerle yazılmış satırları gösterir.. Şöyle yazıyordur defterde;

“BU HESAP, AHMET RIFKI’NIN
KANIYLA ÖDENMİŞTİR, VESSELÂM!..”

O ana kadar hiç konuşmayan bakkal Selâhaddin Efendi, yaşlı gözlerle şu sözleri söyler: “Ahmet Rıfkı, bu vatan uğruna canını feda etti.. Biz birkaç parça mal vermekten mi çekineceğiz?. Katbekat helal olsun!.. Âlem-i berzahta inşaallah bizlere şefaatçi olur!..”
Selâhaddin Adil Efendi, asil bir insan, feraset sahibi bir esnaf ve iyi bir mümindi..
Allahü teâlâ Ahmet Rıfkı’ya ve tüm şehidlerimize rahmet etsin..
Kabirleri nurla dolsun..

İzleyiciler