28 Ocak 2013 Pazartesi

Salondan gelen golcü: Beykan Şimşek

Henüz 15 yaşında olmasına rağmen Fenerbahçe A2 takımında forma giyiyor. Millî Takım'da da kulübünde de kendisinden büyüklerle oynamaya alışmış. Özgüveniyle öne çıkan, iyi bir santrfor olmanın yanı sıra orta sahada da görev alabilen genç oyuncu, saha dışında da çok yönlü bir insan olmaya çalışıyor. Futbolcu bir babanın ve basketbolcu bir annenin oğlu olarak iyi bir basketbolcu olma yolunda ilerlerken keskin bir virajla futbolu seçen, genç bir yıldız adayının öyküsü bu.

Röportaj: Ceyla Kütükoğlu / TamSaha

Futbola Isparta'da başladığını biliyoruz ve şimdi Fenerbahçe'nin oyuncususun. Bu süreç nasıl gelişti?


Isparta Gençlerbirliği'nde oynadım. Antrenörüm babamdı. Küçük yaşlarda bir süre basketbol da oynamıştım. Ama futbol oynamayı daha çok istiyordum. Danone'nin okul karmaları için Antalya'da seçmelere gittim. Antalya'daki seçmelerin ardından Riva'da yapılacak olan bölge karmalarına seçildim. Akdeniz Bölgesi Karmasıyla orada şampiyon olduk. Ondan sonra Harun Hoca beni Fransa'ya gidecek gruba aldı. Fransa'da üçüncülüğü elde ettik. Ondan sonra zaten birçok takımdan teklif geldi. Benim en çok göz önünde bulundurduğum Beşiktaş ile Fenerbahçe'ydi. Önce Beşiktaş'a gittik. Ama benim içimde Fenerbahçe isteği ve sevgisi vardı. Dolayısıyla Fenerbahçe oldu. Dört sezondur da Fenerbahçe'deyim.


Baban eski bir futbolcu, annen ise eski basketbolcu. Sen de bir dönem basketbol oynamışsın. Futbola geçişin nasıl oldu? Nasıl karar verdin?


Basketbol benim hobimdi. Hâlâ da oynuyorum. Basketbol oynadığım dönemde Efes Pilsen'den teklif gelmişti. Aslında Danone Kupası olmasaydı, basketbolcu bile olabilirdim. O, benim dönüm noktam olmuş olabilir. O kupadan sonra basketboldaki teklifi kabul etmedim. Basketbolda başarılı olmam da beni cesaretlendirdi. Isparta gibi bir yerde basketbolda İstanbul takımlarının ilgisini çekebiliyorsam, çok daha popüler olan futbolda da yapabilirim diye düşündüm.

Mayıs ayında U17 Avrupa Şampiyonası'nda oynadın. Orada kendinden iki yaş büyük oyuncuların arasındaydın. Senin için nasıl bir deneyimdi, neler yaşadın?


Avrupa Şampiyonası'ndan önce U16 Coca-Cola Akademi Ligi finallerinde oynuyordum. U17 Milli Takımı Teknik Direktörü Abdullah Ercan ile antrenör Hasan Gültang o finalleri izlemeye gelmişti. Sanırım oradaki performansımdan dolayı seçildim. Abdullah Hocaya da çok teşekkür ederim. Çünkü iki yaş büyük bir gruba çağırdı beni. Hem bana hem de yeteneğime güvendi. Çok fazla oynama şansı bulamadım. Ama orada bulunmak ve o turnuvayı yaşamak tabii ki çok önemliydi. Özgüvenim üzerinde de çok olumlu etkisi oldu.


Şimdi daha da ileriye giderek A2 Ligi'nde kendine yer buldun. Bu seni nasıl etkiliyor? Üzerinde bir baskı oluşturuyor mu?


Baskı yok. Hocalarım zaten kendime ve yeteneklerime duyduğum özgüveni korumama yardımcı oluyor. Benimle olan ilişkileri, davranışları, konuşmaları kendime güvenimi sağlıyor. A2 Ligi'nde çok zorluk çekmiyorum. Bazen fiziksel açıdan problemler oluyor ama futbol anlamında zorlanmıyorum.


Hakan Şükür'e benziyorum


Kendine örnek aldığın birisi var mı? Mesela Wayne Rooney de senin gibi küçük yaşlarda daha üst kategorilerde oynuyordu. Sen hangi oyuncuları beğeniyorsun?


Açıkçası Wayne Rooney'i fazla beğenmiyorum. Futbol anlamında iyi olduğunu inkâr edemem ama bana göre problemli birisi. Ne kadar iyi futbolcu olursa olsun sahada kontrolsüz hareketleri var. İzlediğim kadarıyla, rahat değil. Sabırlı oynamıyor. Hep bir endişe içerisinde, hep bir korkusu var. Dünya Kupası'nda da takım olarak kötü bir sonuç aldılar. Ben kendime David Villa'yı ve Drogba'yı örnek alıyorum. Türk oyunculardan da Hakan Şükür. Özelliklerimiz biraz benziyor.


Mevkiinin yeni belli olduğu bir yaştasın. Millî Takım'da sağ açık, kulübünde santrfor oynuyorsun. Kendini hangi mevkide daha rahat hissediyorsun? 9 numarada ısrarcı mısın yoksa farklı mevkilerde de oynayabilir misin? Kendini çok yönü bir oyuncu olarak tanımlıyor musun?


Evet, kendimi çok yönlü bir oyuncu olarak görüyorum. Tabii orta sahanın her yerinde ve santrfor oynayabilen bir oyuncuyum. Farklı mevkilerde oynayabileceğime inanıyorum ama hocalarımın beni nerede oynatacağına ben karar veremem. Onlar beni nereye koyarsa, o bölgede verebileceğimin en iyisini vermeye çalışırım. Ama kendimi santrforda daha iyi görüyorum. Farklı bölgelerde oynamanın gelişimime de çok katkısı var. Çünkü orada oynamak için gerekli özellikleri de kapabiliyorum. Mesela sağ açıkta oynarken edindiğim dripling özelliği, santrfor oynarken topu önüme aldığım zaman çok işime yarıyor. Ya da defansif anlamda kendimi geliştirebiliyorum. Çünkü sağ açıkta görev aldığınızda hem savunmada hem de hücumda oyunun iki yönünü de oynamak zorundasınız. Oyun bilgisi anlamında da çok fayda sağlıyor. Aslında ben küçük yaşlarda okul takımlarında kaleciydim. Kaleciden santrfor oldum ben. Çok dolaştım yani. Sahanın her yerinde oynamış olmak çok yönlü düşünmemi sağlıyor. Mesela arkamda oynayan oyuncunun ne yapacağını daha iyi anlıyorum.


Futbol hayatında seni etkileyen, seni destekleyenler kim?


İlk önce ailem, özellikle de dedem çok arkamda durdu. Fenerbahçe'deki ilk hocam Semih Özü ve Şenol Çorlu çok arkamda durdu. Millî Takım'da Abdullah Ercan ve Turgay Biçer, ayrıca Kenan Öner beni destekleyen isimler.


TFF'nin Futbol Köyleri projesinin ilk yılında Van Futbol Köyü'ne katıldın. Orada nasıl eğitimler aldın, neler yaşadın?


Orada aldığım eğitimlerden çok öne çıkan şey arkadaşlıktı. Türkiye'nin farklı yerlerinden, farklı kültürlerden gelen arkadaşlarım oldu. Onlarla tanışma, arkadaşlık kurma fırsatım oldu. Hep iç içeydik, herkes birbirini tanıdı. Orada olmak çok farklı ve güzel bir duyguydu.


Eski yapı değişiyor


Büyük takımlarda genç oyunculara çok fazla yer verilmiyor. Ama son dönemde sanki bu olumsuz atmosferde bir iyileşme gözleniyor. Sence genç oyuncular göze girebilmek için neler yapmalı?


Oyuncu yeteneklerine güveniyor ve üst liglerde oynamak istiyorsa, bunu başarabileceğine inanıyorsa engelleri aşabilir. İlk önce çok çalışmak gerekiyor. Çalıştıktan sonra arkası kendiliğinden gelir. Tabii iş sadece oyuncularda bitmiyor. A takımlardaki teknik adamların mantalitesi ve genç oyunculara ne kadar önem verdiği de önemli. Örneğin Aykut Kocaman'ın Fenerbahçe'ye gelmesinden sonra mantalite ve oyun anlayışı çok değişti. Okan'ın, Gökay'ın A takıma yükselmesi bizim için büyük umut oldu. Daha önceden hocalar altyapı maçlarını izlemezlerdi. Ama Aykut Hoca ve ekibi tüm yaş gruplarındaki maçları takip ediyor.


Fenerbahçe uzun yıllar altyapısından fazla oyuncu yetiştiremedi. Ama son dönemde Okan Alkan gibi altyapıdan gelip A takımda oynayan oyuncular var. Onların geldikleri nokta senin de hedeflerini etkiliyor mu? Geleceğe dair neler umut ediyorsun?


Önceden altyapıdan oyuncular için bir engel vardı. Oyuncular isteksizdi, "Ne olursa olsun yukarıya çıkamayacağım" diye düşünüyorlardı. "6 senede 2 oyuncu çıkmış, ben mi çıkacağım?" diyorlardı. Ama artık o eski yapı değişiyor. Genç oyuncular çok çalışarak ve inanarak A takımda oynayabileceklerini düşünüyor. Hepimiz "Biz de çıkabiliriz" diyoruz. Bu nedenle daha çok çalışıyoruz, daha iyi olmaya uğraşıyoruz.


Türkiye'de genç yaşta parlayıp sonradan kaybolan oyunculara fazlasıyla şahit olduk. Ara sıra o oyuncuların nerede hata yaptığını düşünüyor ve kendine farklı bir yol çizmeye çalışıyor musun?

Çok yetenekli olup başarılı olamayan oyunculardan hocalarımız hep bahsediyor. Futbol sadece bilgi veya yetenekle oynanabilecek bir oyun değil. Kişilik de önemli. Hem genel anlamda hem de sahada. Bazı oyuncular sakatlıklar, bazısı kişiliği ve yaşantısı, bazısı da düşünceleri yüzünden iyi futbolcu olamıyor. Düşünceden kastım korku ve endişe. Kendilerine güvenleri yok.

Henüz kariyerinin başındasın. Kendinde eksik gördüğün veya antrenörlerinin geliştirmen konusunda seni uyardığı ne gibi unsurlar var? Bunları geliştirmek için neler yapıyorsun?


İyi bir futbolcu olmak istiyorsanız, eksik noktalarınızı belirleyip onların üzerine gitmeniz ve geliştirmeniz gerekiyor. En iyi özelliğim olmasına rağmen zaman zaman tayming konusunda sıkıntı yaşıyorum. Özellikle hava toplarında zamanlanmayı ayarlamaya çalışıyorum. Son vuruşlarım biraz kötü. Dar alan ve zor zamanlardaki tekniğimi de geliştirmem gerektiğini düşünüyorum. Bunun için zor pozisyonlarda çabuk düşünme yeteneğimi geliştirmem gerekiyor.


Çabuk düşünebilmenin önemine değindin. Top gelirken bir sonraki hamlede ne yapacağını düşünüyor musun? Yoksa topu kontrol ettikten sonra mı düşünüyorsun?


Bu zaten Türk futbolcusunun en büyük eksikliği. Top gelmeden düşünmek lâzım. Bunu çok yapamıyoruz. Çabuk düşünmek gerekiyor. Çünkü bir saniyelik düşünce takıma gol kazandırıp, kaybettirebiliyor. Bu da beyinde bitiyor, çabuk düşünüp hızlı hareket etmek gerekiyor.


Hem kendinle hem de futbolumuzla ilgili genel sorunları tespit edebilmişsin. Bu düşündüklerini sahada uygulayabiliyor musun?


Tabii ki bazı şeyleri öğrendim deyince öğrenmiş olmuyorsun. Bilgiyi uygulamaya geçirmeyi başardığın zaman senin oluyor, sende kalıyor. Öğrendiğimiz bilgiler bir havuzda ama altında delik var. Tekrar etmezsen, uygulamazsan o delikten düşüyor ve kayboluyor.

Top cambazlığı ile teknik farklı


Tekniğini geliştirmek için neler yapıyorsun?

Bence Türkiye'de teknik oyuncu ile top cambazı karıştırılıyor. Teknik sadece topu alıp üçü kişiyi geçmek veya güzel hareketler yapmak değil. Oyun bilgisi de bir tekniktir. Pas açısı, top gelmeden bir sonraki hamleyi düşünebilmek, top kontrolü, ara paslar… Bunlar oyuncunun tekniğini belli eden unsurlar. Ben de bunlar üzerine çalışıyorum.

Tekniğin için özel çalışmalar yapıyor musun? İki ayağını da kullanabiliyor musun? Ya da diğer ayağına yükleniyor musun fırsat buldukça? Bir de kafa toplarında iddialısın. Bu sıçrama yeteneği basketboldan gelen bir özellik mi?


İki ayağını kullanabiliyor olmak bir forvet açısından çok önemli. Gerçi her oyuncu açısından önemli. Çalışmayı hocalarımızla da yapıyorum, bireysel anlamda da yapıyorum. Geliştirmeye çalışıyorum. Atletik yapım ailemden geliyor. Babam voleybolcuymuş. 17 yaşında futbola başlamış ve profesyonel olmuş. Annem de atletmiş, sonradan basketbolcu olmuş.


U17 Millî Takımı ile Avrupa Şampiyonası elemelerini geçtiniz. Sen de Çek Cumhuriyeti maçında üç gol attın. Elit Tur ve finaller için neler düşünüyorsun?


Finallere gitmemiz zor olacak demeyeceğim. Çünkü çok iyi bir takımımız var. Çok yetenekli oyunculara sahibiz. Herkes bunu biliyor. Yapabileceğimizi biliyoruz. Elemelerde İzlanda'ya yenilmemize rağmen toparlanmayı bildik ve turu geçtik. Elit Tur'da kimlerle oynayacağımızı henüz bilmiyoruz. Rakiplerimiz Ocak'ta belli olacak. Ama kim gelirse gelsin, rakibimizi ne küçümseyeceğiz ne de kendimizden büyük göreceğiz. İyi ve yetenekli bir takım olduğumuzun bilincinde maçlara çıkacağız. Elit Tur'u geçerek Avrupa Şampiyonası finallerine gitmeyi, oradan da Dünya Şampiyonası'na katılma hakkını kazanmayı istiyoruz.


Eğitimine devam ediyor musun?

İdmanlar ve maçlar nedeniyle zor da olsa devam ediyorum. Hem antrenörlerim hem de okuldaki öğretmenlerim bu konuda yardımcı oluyor. Liseye başlarken açık öğretim okudum. Gördüm ki okul çok önemli. Liseyi dışarıdan bitirmeye çalışmak bir sene kaybettirdi bana. Millî Takım'da olduğum için üniversitelerin Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu bölümlerine girebiliyorum. Üniversite okumayı tabii ki düşünüyorum. Çünkü eğitim çok önemli. Futbol hayatında her şey olabilir, sakatlık olabilir. Bir mesleğin olması, yapabileceğin başka bir şeyin olması gerekiyor. En kötü ihtimalle BESYO'da okuyacağım.


Boş zamanlarında neler yapıyorsun? Kitaplarla aran nasıl?

Kitap okumayı gerçekten çok seviyorum. Çok kitap okurum. Şu anda Desmond Morris'in Çıplak Maymun kitabını okuyorum. Ondan önce de kişisel gelişimle alâkalı bir kitap okumuştum; Kendi Kutup Yıldızını Bul. Müzik tarzım ise biraz farklı. Yabancı müzik dinliyorum genelde. Rap ve Hip-Hop ağırlıklı şeyler. Jay Z, Reggie, Akon, 50 Cents dinlemeyi seviyorum. Şu sıralar İngilizce kursuna gitmeyi düşünüyorum. Bir de break dans yapmak istiyorum. Futbol haricinde şeyler denemek istiyorum çünkü tek yönlü bir insan olmak istemiyorum. Futbolculuğumun dışında başka yönlerimin de gelişmesini arzu ediyorum.


En büyük hayalin ne?

İlk önce Fenerbahçe A takımında kalıcı olmak, ülkemin Millî Takımı'na hizmet edip hafızalara kazınmak, sonra yurtdışına gidip orada kalıcı olabilmek ve unutulmaz bir futbolcu olmak en büyük hayallerim.

01.12.2010

http://www.tff.org/default.aspx?pageID=286&ftxtID=11372

KÜRESEL ISINMA 61

D E N İ Z L E R İ M İ Z VE U Z A N T I L A R I

MARMARA DENİZİ - KÜÇÜKÇEKMECE GÖLÜ

DEĞERLİ DOSTLAR; KARALARDAKİ SULAK ALANLARIMIZDAN SONRA BAKALIM DENİZLERİMİZ NE DURUMDA ?

ÖNCE MARMARA DENİZİ
BU DENİZİMİZ ÇEVRESİNDEKİ YERLEŞİM BİRİMLERİNDEN VE SANAYİ TESİSLERİNDEN 1 GÜNDE 3 MİLYON METRE KÜP
KİRLİ SU DEŞARJ EDİLDİĞİ SANILAN BİR İÇ DENİZ NE DURUMDA OLURSA ,O DURUMDA.
DENİZ DEMEK MÜMKÜN DEĞİL ADETA BİR FOSSEPTİK ÇUKURU.TAHMİN DENİYOR , ÇÜNKÜ EKLENTİDE GÖRECEĞİNİZ GİBİ;
" ELDE SAĞLAM VERİ OLMADIĞINDAN " SÖZÜ GEÇİYOR.
DENİZE ÖNEM VERİLMEZSE,GEREKLİ ÖLÇÜMLER DE YAPILMAZ VE ELDE VERİ DE OLMAZ TABİİ Kİ !
ÇÜNKÜ KOSKOCA DENİZ BU , HİÇ KİRLENİR Mİ ?

MARMARA DENİZİ KUMLARININ AĞZINI KAPAYARAK GÖL HALİNE GETİRDİĞİ KÜÇÜKÇEKMECE GÖLÜ İSE BİR FELAKET.
HER YIL BELLİ ARALIKLARLA TOPLU BALIK ÖLÜMLERİ YAŞANIYOR.

NEYSE Kİ BELEDİYE BAŞKANIMIZ KİRLİLİĞİN NEDENİNİ BULMUŞ !!!!!

BU BAŞKANIN SÖZÜNÜ ETTİĞİ EŞKİNOZ VE SAZLI DERELERİ KENDİSİNİN SORUMLULUK SAHASINDA.
SADECE BUNU BELİRTİYORUM.BAŞKA SÖZE GEREK YOK.


Atatürk'e Göre Türk Kimdir?

Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümid etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek sahne oldu. Bu sahne yedi bin senelik bir Türk beşiğidir.

Beşik, tabiatın rüzgârlarıyla sallandı. Beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı. O çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu.

Sonra onlara alıştı. Onları babası tanıdı. Onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğu, tabiat oldu. Şimşek, yıldırım, güneş oldu. Türk oldu.

Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.

(Atatürk'ün Fikir ve Düşünceleri Syf: 180

Bir Makale --- ATATÜRK---

AŞAĞIDAKİ YAZIYI BİR ORTAOKUL ÖĞRENCİSİ, OKULUNUN DUVAR GAZETESİNE
YAZMIŞ.

İNANILMAZ GUZEL VE FARKLI BİR BAKIŞ AÇISI
İYİ DE YAPMIŞ.

BOL MİKTARDA İLETELİM LÜTFEN...


Bu ülkede yasayan her insanin bağımsızlığını ve demokrasisini
borçlu olduğu
insan:

ATATÜRK...


Gençliğinde kot pantolon giyememiş.

Sevgilisinin elinden tutup
hasılat rekorları kiran bir sinema filmine gidememiş...
Padişah ona Trablusgarp Cephesi'nde görev verdiğinde, lüks uçak
şirketinin,
first class koltuğunda viskisini yudumlayarak görev yerine gidememiş...

Halkına bağımsızlık fikrini anlatabilmek için kortej
esliğinde
Mercedes'lerle gezememiş Anadolu'yu...
Kurtuluş hareketini başlatmak için 19 Mayıs'ta Samsun'a ayak basan
ayağında
spor ayakkabısı ya da kovboy çizmesi yokmuş...
Kazandığı her savaştan sonra savaş sahasına fırlayıp moral veren
mini etekli
ponpon kızlar da yokmuş...
Tarih kitaplarına bakılırsa, Yunanlıları İzmir'den denize
döktükten sonra
timsah yürüyüşü de yapmamışlar...
Ülkesinde yapacağı devrimleri, unutmamak için not
alacağı bir
cep bilgisayarı olmadığı gibi, kendisine suikast girişiminde
bulunacakları
da cep telefonundan öğrenememiş!
Atatürk için üzülüyorum. Dağ gibi adam, bir radyo programına faks
çekemeden,
İsmet Pasa için Safiye Ayla'dan bir istek parçası isteyemeden
gitti ..

Lozan Zaferi'nden sonra veya Cumhuriyet'in ilanından sonra
arabaya atlayıp
sabahlara kadar korna çalıp, elinde bayraklarla sokaklarda tur
atamadı.

Evinin balkonuna çıkıp, bir şarjör mermiyi havaya sıkamadı.
Atatürk'e acıyorum...



Sen kalk, dört kadınla evlenebileceğin bir
dönemde dünyaya gel,

sonra değerini bilmeyip tek kadınla evlilik sistemini
getir. Aaaah ah...
Çılgın diskolara gitmek, sabahlara kadar içip, içip rock yapmak,
babasının mersedesini alıp söyle bir Emirgan turu çekmek dururken...
Bunları yapmadı Atatürk...

Keyif çatmadı...
Tüm hayatini ülkesinin kurtuluşuna ve uygarlaşmasına harcadı...

ISTE ONUN IÇIN BÜYÜK ADAMDI ATATÜRK HER FIRSAT ELINDE VARDI. O ISE
SADECE
BU MILLETIN BAGIMSIZLIGINI ISTEDI.

BÜTÜN SUÇU

2 KADEH RAKI IÇMEKTI
O KADAR.....

Bir Makale --- ATATÜRK---

AŞAĞIDAKİ YAZIYI BİR ORTAOKUL ÖĞRENCİSİ, OKULUNUN DUVAR GAZETESİNE
YAZMIŞ.

İNANILMAZ GUZEL VE FARKLI BİR BAKIŞ AÇISI
İYİ DE YAPMIŞ.

BOL MİKTARDA İLETELİM LÜTFEN...


Bu ülkede yasayan her insanin bağımsızlığını ve demokrasisini
borçlu olduğu
insan:

ATATÜRK...


Gençliğinde kot pantolon giyememiş.

Sevgilisinin elinden tutup
hasılat rekorları kiran bir sinema filmine gidememiş...
Padişah ona Trablusgarp Cephesi'nde görev verdiğinde, lüks uçak
şirketinin,
first class koltuğunda viskisini yudumlayarak görev yerine gidememiş...

Halkına bağımsızlık fikrini anlatabilmek için kortej
esliğinde
Mercedes'lerle gezememiş Anadolu'yu...
Kurtuluş hareketini başlatmak için 19 Mayıs'ta Samsun'a ayak basan
ayağında
spor ayakkabısı ya da kovboy çizmesi yokmuş...
Kazandığı her savaştan sonra savaş sahasına fırlayıp moral veren
mini etekli
ponpon kızlar da yokmuş...
Tarih kitaplarına bakılırsa, Yunanlıları İzmir'den denize
döktükten sonra
timsah yürüyüşü de yapmamışlar...
Ülkesinde yapacağı devrimleri, unutmamak için not
alacağı bir
cep bilgisayarı olmadığı gibi, kendisine suikast girişiminde
bulunacakları
da cep telefonundan öğrenememiş!
Atatürk için üzülüyorum. Dağ gibi adam, bir radyo programına faks
çekemeden,
İsmet Pasa için Safiye Ayla'dan bir istek parçası isteyemeden
gitti ..

Lozan Zaferi'nden sonra veya Cumhuriyet'in ilanından sonra
arabaya atlayıp
sabahlara kadar korna çalıp, elinde bayraklarla sokaklarda tur
atamadı.

Evinin balkonuna çıkıp, bir şarjör mermiyi havaya sıkamadı.
Atatürk'e acıyorum...



Sen kalk, dört kadınla evlenebileceğin bir
dönemde dünyaya gel,

sonra değerini bilmeyip tek kadınla evlilik sistemini
getir. Aaaah ah...
Çılgın diskolara gitmek, sabahlara kadar içip, içip rock yapmak,
babasının mersedesini alıp söyle bir Emirgan turu çekmek dururken...
Bunları yapmadı Atatürk...

Keyif çatmadı...
Tüm hayatini ülkesinin kurtuluşuna ve uygarlaşmasına harcadı...

ISTE ONUN IÇIN BÜYÜK ADAMDI ATATÜRK HER FIRSAT ELINDE VARDI. O ISE
SADECE
BU MILLETIN BAGIMSIZLIGINI ISTEDI.

BÜTÜN SUÇU

2 KADEH RAKI IÇMEKTI
O KADAR.....

31 Ağustos 2010 Salı

Elmanın da gen haritası çıkarıldı.


Bilim adamları, elmanın da genetik değişikliğe uğradığını düşünüyorlar.


Elmanın ilk kez gen haritasını çıkarmayı başaran bilimadamları, aralarında dinozorların da bulunduğu birçok türün yeryüzünden silinmesine yol açan felaketin ardından, hayatta kalabilmek için elmanın da genetik değişikliğe uğradığını düşünüyorlar.

İtalya’daki l’Instituto Agrario di San Michele all’Adige tarafından uluslararası düzeyde yürütülen ve NatureGenetics dergisinde bugün yayımlanan bir makaleye göre, 50 milyon yılı aşkın bir zaman önce "malus domestica"nın (elma) atası "Pyraea"nin genlerinde meydana gelen bir "duplikasyon" (bir kromozomun bir parçasının o kromozom üzerinde iki veya daha fazla sayıda tekrarla görülmesi şeklindeki kromozom anomalisi) kromozom sayısının 9’dan 17’ye çıkmasına neden oldu.

İtalyan, Fransız, Yeni Zelandalı, Belçikalı ve Amerikalı araştırmacılardan oluşan ekip, bu köklü değişikliğin, "rosaceae" ailesinden şeftali, ahududu ve çileğin 7 ila 9 kromozomu bulunurken, elmanın neden 17 kromozoma sahip bulunduğunu açıkladığını belirttiler. Bu duplikasyonun 50 ila 65 milyon yıl önce meydana geldiğini düşünen bilimadamları, "Bunun, özellikle dinozorların da aralarında bulunduğu diğer birçok türün yeryüzünden silinmesine yol açan kitlesel tahribe karşı bir hayatta kalma tepkisi olduğunu düşünüyoruz" dediler.

Kavak gibi başka türlerin de aynı zamanda benzer bir evrim yaşadığı belirtiliyor.

Araştırmaya katılan Yeni Zelandalı bilimadamları, elmanın gen haritasını çıkarmalarının ardından, artık tüketicilerin en çok tercih ettikleri çıtır çıtır, sulu ve tatlı elmayı belirleyen karakteristik genleri de ortaya çıkarabileceklerini belirttiler.

Türkiye’de özellikle ılıman bölgelerde çokça yetiştirilen ve tüketilen meyva olan elmanın gen haritasının çıkarılmasıyla ilk kez çilek, kayısı, şeftali, armut gibi birçok türün bulunduğu "rosaceae" ailesinden bir bitkinin gen haritası tamamlanmış oldu.

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Mustafa Kemal Paşa esir olmuş..

Müslümanları, “İsmaililik” mezhebiyle dinden çıkaran sahte şeyh “Abdullah”...
İngilizlere hizmet için Kur’an üzerine yemin eden ve Mustafa Kemal’i öldürmek üzere görevlendirilen Hintli ajan Mustafa Sagir...
Haşmetlü İkinci Elizabeth Hazretleri’nin
(Türkiye gazetesinin başyazarı Yılmaz Öztuna böyle hitap ediyor!!! HK) Bursa’da Kur’anı Kerim dinlemesi...
“Majesteleri, size 71’de el sallamıştım” diyen Gül’e “Haç” nişanı takılması...
Gül’
ün, “İkinci Cumhuriyet ve Yeni Osmanlıcılık kavramlarının ve bu tartışmaların ortaya gelmesini ben çok sağlıklı olarak görüyorum ve geleceğe ümitle bakıyorum” demesi. (Bkz. Türkiye Gönüllü Kültür Teşekkülleri 3. İstişare Toplantısı. 1992)
Yeni Osmanlıcılık...
BOP, GOP...
Dinlerarası diyalog...
M edeniyetler ittifakı...
Washington’da “Hamdolsun”...
Ali Kemalci gazeteciler, çanak sorular...
Ecnebilerden “mandacı” açıklamalar...
Onları manşetlere taşıyanlar...
Financial Times, Washington Times ve Reuters’tan özel servis...


Siz, bunların ne anlama geldiğini düşünürken ben size tarihten bir yaprak daha sunayım...
Olur da bir gün ümitsizliğe kapılırsanız, tekrar tekrar okuyun...
İyi geleceğinden eminim.

“Akşam üstü gene beynimizin içinde aynı burgu, kalbimizin içinde aynı ağrı Büyükada’ya gidi-yordum. Aydınlık, ferah bir Ağustos akşamı... Köpüklü, uyanık ve neşeli bir deniz. Güverte, tıka basa dolu... Türkçe konuşmayanlarda, birbirinin sözünü kapan bir sevinç var. Sadece bu sevinç, bizi yıkmaya yeterdi. “Ne olmuştu?” diye sormaktan korkuyorduk.
Bir fena şey vardı. Kimseye bir şey sormaksızın onu zihnimizde hafifletmeye uğraşıyorduk. İhtimal durmuştuk. Belki de bir iki noktada gerilemiştik. Ordu bozulmamışsa bundan ne çıkardı? Yunanlılar da artık bitkin bir halde değil mi idiler? Aşağı yukarı bir uzlaşma yapabilirdik. Bu da, elbette Sevres Antlaşması’ndan daha iyi olurdu.
Fakat içimizdeki sorunun, kimseden aramaya cesaret edemediğimiz cevabı kendiliğinden yayılıverdi: Başkomutan Mustafa Kemal Paşa bütün karargahı ile beraber esir olmuş...
Keder insanları öldürmez derlerse, bu söze inanınız. Kalp denen şeyin ne dayanıklı bir maddeden yapılmış olduğunu ben, o akşamüstü Büyükada vapurunun güvertesinde öğrendim.
Türkleri Büyükada Yat Kulübü’nden kovmuşlardı. Yalnız bir iki sırnaşık, yolunu bularak içlerine sokulabilmişlerdi. Bunlar, o akşam cezalarını çekmişlerdir. Çünkü kulüpte, Mustafa Kemal’in esir olması şerefine kulübün bütün şampanyaları patlıyor ve Türkler de dağıtılan kadehleri içmeye zorlanıyordu. Ada sokakları, çoluk çocuğun çığlıklarıyla geçilmez bir hale geldi.
Ölümü bir uyku, r ahat bir uyku gibi arayarak sabahı ettik. İlk vapurun en görünmez köşesine sığınarak, iki büklüm köprüye indik.
Bütün Türkleri, yas içinde bulacağımı sanıyordum. Meğer ne kadar soysuzluğa uğramışız. Acaba sokaktakilerin hepsi, şu veya bu muhipler cemiyeti üyeleri mi idi? Bizimkiler utançlarından evlerinde mi kalmışlardı? Bu gülüşler, bu çırpınışlar, bu el sıkışlar ne idi?
Meğer bütün karargahı ile Başkomutan Mustafa Kemal değil Yunan Başkomutanı Trikopis esir olmuş...
Size, kalbin ne kadar dayanıklı bir maddeden yapılmış olduğunu yukarıda söylemeseydim, burada söylerdim. Bir çocuk gibi sıçramaya başladım. Habere, havadise, telgrafa koşuyorum. Hani dün kızdığımız o sürüm gazetesi yok mu, meğer resmi tebliğlerin kilometrelerce gerisinde imiş. Yunan ordusunu yok etmişiz ve İzmir’e iniyormuşuz.
Ben, ömrümde hiçbir edebiyat eserinde, ordulara ilk hedeflerinin Akdeniz olduğunu bildiren günlük emri okurken duyduğum zevki duymadım. Bu, bütün heyecanların üst ünde bir heyecan veren, bütün şiirlerin üstünde bir şiirdi. Ne olmuştuk, biliyor musunuz? Kurtulmuştuk.
Ah Mustafa Kemal, Mustafa Kemal, sana ölünceye kadar o günün sevincini ödeyebilmekten başka bir şey düşünmeyeceğim.
Konuşmak için dilim, yazmak için kalemim tutuldu. İkdam’daki Yakup Kadri’yi aradım, ilk vapurla İzmir’e gitmeyi teklif ettim.
Tuhaf şey: İzmir’in alındığı haberi geldiği vakit, içimizde artık sevinme gücü kalmamıştı. Gönlümüz, uzun ve derin uykuya dalmış gibi idi. Bir hastanın başında günlerce beklemekten sonraki yağılıp kalmaya benzer bir uyku... Hatta daha fazla ağlamalı bir hal... Bir akşam önce şampanya bayramı yapanların yüzlerindeki unulmaz yası gidip görmek düşüncesinden bile sevinmiyorduk.
Nemiz varsa, bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu batının, vicdanımızı ve kafamızı doğunun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcağını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 Ağustos zaferine borçluyuz.
“Akşam”ın ilk sayfası için koskoca bir klişe hazırlamıştık: ” Elhamdülillah, İzmir’e kavuştuk! “
Kapıları açmanın imkanı mı var? Gazeteyi pencereden akıtıyorduk. Alan, yüzüne gözüne sürüyordu. Galata Rıhtımı üzerinde kamçısı ile selam marşını susturan beyaz atlı Franchet d’Esprey, o korkunç hayal, sanki bir operet sahnesinden kalma hoş bir hatıra idi! Doğrusu, daha fazla Dolmabahçe’ye gidip Vahideddin’i görmek istiyordum. İçimdeki tek zulüm hevesi bu idi.
Vahideddin’i göremedim. Fakat sonradan ilk Meclisten kalma bir dostum, Muhiddin Baha, bana bir Ankara hikayesi anlattı. Onlar da sevinçten ne yapacaklarını bilmiyorlarmış. Mecliste bir aralık ellerini yıkamaya gitmiş. Asık suratlı bir milletvekili görmüş. Mustafa Kemal’in muhaliflerinden biri:
-Yahu nedir bu halin? diye sormuş.
Öteki dudaklarını sıkarak:
-Ne var sanki? Nasıl olsa İzmir’i bize vereceklerdi . Nesini büyültüp duruyorsunuz? diye çıkışmış da!
Sonra da:
-Yunanlılardan kurtulduk. Bakalım Mustafa Kemal’den nasıl kurtulacağız? demiş. Evet, muhalifleri ve rakipleri sapsarı idiler. Ah! Bir kurşun son Yunan kurşunu Mustafa Kemal’in göğsüne saplanamaz mıydı?
Doğu böyledir, dostlarım, Doğu’da kin, kolayca hiyanete kadar götürür. O gün sapsarı kesilenler veya onların kinini güdenler, şimdi bile o günün hatırasını söndürmeye uğraşmakta değil midirler? Doğu kini, vicdanları saran bu kanser... Kanserlerin en habis soyu!”

''KEŞKELER İYİ Kİ LER ''

İnsan 5 yaşına gelmeden anlıyor;
açlığın öldürdüğünü, soğuğun dondurduğunu, ateşin yaktığını...
Sevgisizliğin insanın canını acıttığını...
Duyguları, nesneleri, kişileri, çevresini tanıyor.
Her şey ona çok büyük görünüyor:
Ev, masa, anne, baba...




10'una gelmeden oyunla, sayılarla, harflerle tanışıyor. Azgın bir iştahla öğreniyor. Kız ya da erkek olduğunu fark ediyor. Dünyanın evde, okulda kendisine anlatılandan da büyük olduğunun ayırdına varıyor.




15'inde, tam da en çok kendini sevdireceği çağda, sivilcelenen yüzünden, değişen bedeninden utanırken aşkı keşfediyor.
Dış dünya kadar iç dünyanın da büyük salonları ve kendisinin bile bilmediği odaları olduğunu, açıldıkça o odalardan devasa bahçelere çıkıldığını hissediyor, büyüleniyor.
Şarkıların içinde sevdalar gezdirdiğini, şiirin her türden hasreti dindirdiğini anlıyor. Aşk acısını öğreniyor. Yine de seviyor; ille seviyor, inadına seviyor.




20'sinde putlarını yıkıyor, başkaldırıyor, kanatlanıyor.
Her şey ona küçük görünüyor:
Ev, masa, anne, baba...
"Dünya küçükmüş; büyük olan benim" efelenmeleri başlıyor.
Lakin dünya bunu bilmiyor.
O yüzden 20'ler çoğu zaman hayal kırıklıklarıyla geliyor.




25'inde ayaklar biraz yere değiyor.
Okul bitiyor, iş telaşı başlıyor.
Sınıfta öğrenilenlerin akı, sokaktaki gerçeklerin karasına çarpıp grileşiyor.
Yolu hızlı gelenler çabuk yorularak, sevdiğini bulanlarsa kalbinden vurularak evleniyor genelde...
5 yıl önce uzak bir ülke olan "istikbal", daha yakına geliyor.
"Bir denizde yangın çıkarma" hayali erteleniyor.
"Dünya zor"laşıyor.


35, yolun yarısı...
Hiç okul asmadan, evden kaçmadan, bir terasta sevdiğiyle öpüşüp bir çadırda uyanmadan 20'sine gelenler için gecikmiş telafi çağları...
Daha önce hiç yüz verilmemiş ana-babaların sözüne yeniden kulak kabartılan yaşlar...
Olgunluğun karasuları...




40'ında eski kotlar dar gelmeye, saçlara ak düşmeye, aile büyükleri yaşlanıp ölmeye başladığında bocalıyor insan...
Panik, kadınları kuaföre sürüklüyor, erkekleri araba galerilerine; ve ikisini birden yeni sevda hayallerine...
Yiten gençliğe, boyalı saçlarla, içe çekilen karınlarla, kırmızı arabalarla çare aranıyor.


45'inde "istikbal" denilen o uzak ülkenin toprağına ayak basıyor insan...
Hem ölüm yarınmış gibi, hem hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamasını öğreniyor.
Eski dostlar, hatıralar kıymete biniyor.
Didişmenin yerini sükûnet, böbürlenmenin yerini nedamet, kinin yerini merhamet alıyor.




"Keşke"ler "iyi ki"lerle, hırslar hazlarla yer değiştiriyor.
Bu dünyayı silkelemekten, daha iyi bir dünya için kavga vermekten vazgeçmeseniz de, öbür dünya umuduna da kulak kabartıyorsunuz, ara sıra..

BU 2'LİLER SAĞLIKLI YAŞAMI SAĞLAR

cid:1810F84F24E14174B48EF01B34DC7DD6@dell
cid:1B5FFA2716D84A32AD6E9A3800DBF023@dell
cid:C7D2A88A477F4EF7B7A2A2DAD7A85255@dell

GÖZ HASTALIKLARI ve TEDAVİSİ İÇİN YANLIŞ BİLİNENLER ve GERÇEKLER

Gözlük Kullanımı ile İlgili

Dinlendirici Gözlük : Böyle bir gözlük yoktur. Gözlük rakamlarla ifade edilen değerlere sahiptir ve takıldığı zaman görmeyi daha iyi yapıyor ise kullanılmalıdır.

Gözlüğün sürekliliği: Uzak gözlük devamlı, yakın gözlük yalnızca yakın mesafe çalışmalarında kullanılır. Dioptri (numara) değişikliği ancak muayenede belli olur. Gözün gözlüğe alışması diye bir kavram yoktur, kişi iyi görmenin ne olduğunu anladığı için gözlükten vazgeçemez.

Yanlış dioptri kullanımı: Gözü bozmaz ancak takıldığı anki görmeyi bozar.

Dioptri değişikliği : Uzak için hipermetrop olan çocuklarda büyüme çağında dioptri azalma, myoplarda ise artması gözlenir. GÖZLÜK TAKMAK veya TAKMAMAK DİOPTRİNİN NE AZALMASINA NE DE ARTMASINA SEBEP OLUR. Ancak çocuk yaşta görmenin gelişmesi açısından mutlaka takılması gerekir.

Bebek veya küçük çocuk gözlük takamaz : Özendirme ile bu sıkıntı önlenebilir. Yeter ki çocuğa uygun yaklaşılsın. 8 aylık yüksek hipermetrop gözlük kullanan kişiler olmuştur.

MYOPİ : Uzaktan gelen ışınların gözün sarı noktasının önünde odaklaşmasıdır.

HİPERMETROPİ : Uzaktan gelen ışınların gözün sarı noktasının arkasında odaklaşmasıdır.

Bu tanımlar uzağı görmemek veya yakını görmemek şeklinde tanımlanamaz.

Astigmatizma göze zararlıdır : Astigmatizma myopik veya hipermetropik olur ve göz sağlığı açısından diğer kırma kusurlarından farkı yoktur, yalnızca gözün belli bir açısındaki kırmanın farklılığını ifade eder.

Gözün Çizilmesi : Gözlük ihtiyacını ortadan kaldırmak için 20 yaş üzerinde yapılan laser tedavisi (Excimer) gözü çizmez, yalnızca belli bir kalınlıktaki kornea dokusunu buharlaştırarak ortadan kaldırır.

Gözün kullanımı : Göz hasta olsa bile gözün kullanılması (yakın veya uzak için) göz sağlığına zararlı değildir. Bilhassa glokom olgularında tersine faydalıdır, çünkü göziçi sıvısının dışarı atılımını kolaylaştırcı etki ile rakamsal değerin düşmesi söz konusudur.

Nazar değmesi göz hastalığı yapar... : Nazar tanımlaması bir moral değerdir. Hastalık yapıcı etkisi olamaz.

LASER 'derde deva' mıdır ? : Hayır değildir. Değişik alanlarda değişik laser sistemleri kullanılmakla birlikte, hiçbir surette derde deva olarak tanımlanamaz...

Laser ile katarakt cerrahisi : YOKTUR. Fako olarak tanımlanan yöntem ses dalgası ile çalışır ve sıklıkla kullanılan yöntemdir.

Laser ile şaşılık tedavisi YOKTUR...

Laser'in gözü kör etmesi : Tedavi amaçlı kullanılan bu cihazlar körlük yapmaz, ancak merkezi görme noktasının hastalıktan etkilenmesi veya laser komplikasyonu olarak ödem gelişmesi görme bozulmasına sebep olabilir.

İyi görmek göz sağlığının garantisidir : HAYIR... Örneğin : Glokom hastaları hastalığın son safhasına kadar iyi görebilirler, görme sonradan tedrici olarak azalmaya başlar ki bu safhada görmenin geri dönüşü söz konusu olmaz.

TV ve bilgisayar gözü bozar : Hayır, bozmaz. Yalnızca, ışığa bakılmasına bağlı olarak göz yüzeyindeki gözyaşında kuruma olacağı için yanma, batma,kızarma ve refleks sulanma olur...

Katarakt cerrahisi görmeyi olduğu gibi eski haline getirir : Görmenin iyi olabilmesi için retina tabakasının sağlıklı, kişinin görme potansiyelinin iyi olması lazımdır. Gözdibi hastalıklarında ve tembel gözlerde görme artışı olmayabilir.

Göziçi mercekleri göz için zararlıdır: Uygun yere uygun lens takılması hiçbir zaman zararlı değildir. Yapım malzemesi göz için inert dir.

Her ilaç her kişiye etki eder... : Her ilaç her kişiye aynı oranda etki etmez, kişisel farklılıklar her zaman söz konusudur. Dolayısı ile etkin ilaç kesinleşinceye kadar hekim ilaç değiştirmek zorunda kalabilir.

Uyku bozuklukları göz hastalığıdır... : HAYIR. Uyku beyinsel bir fonksiyondur ve gözler yalnızca olaya iştirak eder.

Gözyaşım kurudu, ağlayamıyorum... : Ağlamak psikolojik bir olaydır ve ağlama ile gelen gözyaşı da refleks sonucudur. Gözyaşı kuruluğu kavramı vardır, ancak bunun ağlama işlevi ile ilişkisi de yoktur.

Göz tansiyonunda sınır : Glokom yalnızca rakamsal değerin ifadesi ile tanımlanmamaktadır. Önemli olan bir husus da görme sinirinin durumudur. Rakamsal değeri normal olarak bilinen değerlerde olmasına rağmen glokom olan kişiler de vardır. Bu nedenle sınır tanımlaması her zaman büyük yanılgılara sebep olur.

GÖZ MUAYENESİ GÖZLÜK MUAYENESİ DEĞİLDİR...

Hazırlayan : Prof.Dr.Haluk Ertürk

Kolesterol nasıl düşürülür?

Kolesterol nasıl düşürülür?

İşte Dr. Ayça Kaya'dan özel diyet...
20.04.2010 11:44:50

Doktorum programına katılan Beslenme ve Diyet Uzmanı Dr. Ayça Kaya, kolestrol hastaları için kolesterol düşürücü bir günlük diyet programı hazırladı.

SABAH

4-5 Yemek kaşığı yulaf ezmesi
1 Su bardağı az yağlı süt
2 Tane ceviz
1 Küçük muz veya elma

ÖĞLEN

4 Yemek kaşığı bulgur pilavı
4 Yemek kaşığı zeytinyağlı sebze yemeği
Tatlı kaşığı keten tohumu eklenmiş salata
4 Yemek kaşığı az yağlı yoğurt

İKİNDİ

2 Dilim çavdar ekmeği beyaz peynirle yapılmış tost
1 Portakal veya greyfurt

AKŞAM
1Dilim tam tahıl ekmeği
100 gr (el büyüklüğünde ) fırınlanmış somon
Bol salata 1 tatlı kaşığı keten tohumu limonla

ARA

1 Elma

Amerikan Sistemi:))

Harika...
Tam Amerikan sistemini anlatiyor...
Billy Teksas'ta bir çiftçiden 100$'a bir eşek satın alır. Ertesi sabah kamyoneti getirip teslim alacaktı.

Aksiliğe bak ki, ertesi sabah çiftçi ona kötü bir haber verir: "Yaa sorma evladım, senin eşek dün gece mevta!!"

-"O zaman paramı ver geri!" der Billy..
-"Veriim de oğlum, ben o parayla senden sonra çatıcıya borcumu ödedim!"
-"O zaman eşeğin leşini alayım!"

-"Leşini?? n'apcan eşeğin leşini olum!"
-"Piyangoya koycam" demiş Billy.
-"Hadi len"! demiş çiftçi.. beni mi inceye alıyon şimdi?"

-"Koyarım ben! demiş Billy, kimseye ölü olduğunu söylemiycem ki!!!"


Aradan bir ay geçtikten sonra karşılaşmışlar pazarda!!
-"Evlat, n'oldu ölü eşek işi??" diye sormuş çiftçi.
-"Haa...... ohooo, onu koydum piyangoya".. .dediydim ya sana!!!
_"Eeeee?!"
"-Eeesi 500 tane bilet sattım, x 2$'dan, 998$ koydum cebime!!!!
-"Hadi be!! demiş çiftçi; e peki kimse seni şikayete kalkmadı mı???
-"Sadece eşeği kazanan!" demiş Billy, "ona da verdim 2$ nı geri sustu!!!"

Billy bugün "Goldman Sachs" ta çalışıyor. (Dünyaca ünlü bir finans ve danışman şirket)

Vefa Lisesi Muallimi Ahmet Rıfkı

Vefa Lisesi Muallimi Ahmet Rıfkı

Yıl 1915.. Çanakkale‘de kızılca kıyametin koptuğu günler.. Aylardan Mayıs.. Vefa Lisesi Fransızca Muallimi Ahmet Rıfkı her günkü gibi mektepten içeri girer.. Koridorlarda sessizlik hakimdir.. İlk dersi birinci sınıfadır ve aynı suskunluk o sınıfta da vardır.. Talebeler başlarını önlerine eğmişler öylece sıralarında oturuyorlardır..
Selâm verir Ahmet Rıfkı, ama çocuklar selâma bile karşılık vermezler!. Ahmet Rıfkı iyice şaşırmıştır..
Arka sıralarda oturanlardan biri ayağa kalkarak; “Hocam, mahallemizde eli ayağı tutan abilerimiz Çanakkale’ye gönüllü gittiler ama siz hâlâ buradasınız!. Biz de gitmek istiyoruz, fakat yaşımız tutmuyor, söyler misiniz bize, vatanımız elden giderse sizin verdiğiniz eğitim ne işe yarar?..”
Ahmet Rıfkı’nın konuşacak hâli yoktur!. Çocuklar elbette haklıdır ve o an kararını verir.. Kendisi de Çanakkale’ye gitmelidir, vatan için, Hakk ve Hakikat için düşmanla çarpışmalıdır..
Yaşlı gözlerle sınıftan çıkar ve mektebin idaresine dilekçesini verir.. Arkadaşlarıyla, talebeleriyle vedalaşır, evine gelir.. Ahmet Rıfkı‘nın hayattaki tek varlığı yaşlı annesi Ayşe Hanım‘dır ve Şehzadebaşı semtindeki evlerinde beraber oturmaktadırlar.. Durumu annesine anlatır, ondan hakkını helâl etmesini ister.. Ardından mahallenin bakkalı, gün görmüş bir zat olan Selâhattin Adil Efendiye uğrar ve şöyle der: “Selâhaddin Amca, Allahın izniyle vatanın bağrına saplanmış olan düşman hançerini çıkartmaya gidiyorum.. Senden isteğim, anamı iaşesiz bırakma!. Kısmetse dönüşte borcumu öderim!.”
Ahmet Rıfkı önce İstanbul‘da kısa bir eğitim görür sonra da Çanakkale-Düztepe‘deki birliğine bölük komutanı olarak gider..Çeşitli cephe ve siper savaşlarına katılır..Ve 19 Aralık 1915 günü şehid olur..
Ahmet Rıfkı‘nın şehitlik haberi kısa zamanda İstanbul’a ulaşır.. Annesi haberi alır, çok üzülmesine rağmen imanı bütün bir hanım olduğundan hadiseyi tevekkülle karşılar.. Aklına, veresiye yiyecek aldığı bakkal gelir.. Bakkala gider ve “Selâhaddin Efendi, oğlum Çanakkale’de şehid düştü.. Şehitlik künyesi, eşyaları ve ikramiyesi bir heyetle bu sabah bana ulaştırıldı.. Yedi aydır senden veresiye alırız, borcumuzu verelim de oğlum borçlu yatmasın” der..
Selâhaddin Efendi şöyle cevap verir; “Ayşe Hanım sen okuma yazma bilmezsin, okuma bilen bir yakınını getir de hesabı o çıkarsın”.. Bunun üzerine Ayşe Hanım, komşusunun kızı Gülşah‘la birlikte dükkâna gider.. Selâhaddin Adil Efendi, “Ahmet Rıfkı” bölümünü açarak veresiye defterini Gülşah‘ın önüne koyar!.
Kız, defteri incelerken birden hıçkırıklarla ağlamaya başlar.. Bu duruma Ayşe Hanım ve dükkândaki diğer müşteriler de şaşırmışlardır.. Gülşah‘ın yanına gelirler.. Gülşah, onlara veresiye defterindeki kırmızı harflerle yazılmış satırları gösterir.. Şöyle yazıyordur defterde;

“BU HESAP, AHMET RIFKI’NIN
KANIYLA ÖDENMİŞTİR, VESSELÂM!..”

O ana kadar hiç konuşmayan bakkal Selâhaddin Efendi, yaşlı gözlerle şu sözleri söyler: “Ahmet Rıfkı, bu vatan uğruna canını feda etti.. Biz birkaç parça mal vermekten mi çekineceğiz?. Katbekat helal olsun!.. Âlem-i berzahta inşaallah bizlere şefaatçi olur!..”
Selâhaddin Adil Efendi, asil bir insan, feraset sahibi bir esnaf ve iyi bir mümindi..
Allahü teâlâ Ahmet Rıfkı’ya ve tüm şehidlerimize rahmet etsin..
Kabirleri nurla dolsun..

Bu bilgi her yerde yok!

Bu bilgi her yerde yok!

Hasan DEMİR / Yeniçağ Gazetesi / 05.05.2010
Aşağıdaki bilgiyi danışmanları Başbakan Sayın Erdoğan’ın önüne koyarlarsa sevinirim, lazım olur. Atina’yı ziyaret ettiklerinde Yunan devlet ve hükümet başkanlarının kulağına eğilir, söyler.
Ne mi söyler?
Önce bilgiyi verelim ne söyleyeceğini yazının sonuna bırakalım.
Efendim, 17 Mart 1991 tarihinde Yunanistan’da bir nüfus sayımı yapıldı. Hem bu sayım esas alınarak gerçekleştirilen demografik projeksiyonla hem Yunanistan’daki azınlık grupların ABD, Avusturya, Kanada, Avustralya, Arnavutluk ve Makedonya’da kurmuş oldukları dernek, vakıf ve haber ajansı gibi NGO statüsündeki kuruluşların beyanları ile Yunanistan’daki etnik grupların nüfusları en az ve en çok şeklinde aşağıdaki sayılar olarak ortaya çıktı.
1. Türkler: 120.000-150.000.
2.Makedonlar: 300.000-1.000.000.
3. Ulahlar: 300.000-450.000.
4. Arnavutlar: 50.000-250.000.
5. Bulgarlar: 25.000-54.000.
6. Ermeniler:16.000-30.000.
7. Yahudiler: 6.000-15.000.
8. Giritliler: 500.000-900.000.
9. Türk Ortodokslar: 350.000-450.000.
10. Elen Ortodokslar: 6.407.000-8.407.000.
11. Çingene Ortodokslar: 30.000.30.000.
12. Pontuslular: 100.000-100.000.
13. Gagauzlar: 10.000-15.000
14. Elen Katolikler: 50.000-60.000
15. Elen Protestanlar: 5.000-5.000
İsterseniz, Elen Ortodoks nüfusun da kendi arasında kaç kabileye ayrıldığını isim isim sizlerle paylaşalım:
1. Mavrokordatos
2. Perroukas
3. Kountouritois
4. Botasis
5. Zaimis
6. Kolettis
7. Koloktoronis
8. Deliyannis
9. Notoras
10. Sisinis
11. Androutsos
12. Miaoulis
13. Kariskasis
14. Kapodistıras
15. Spiliadis
Ayrıca Elen Katolikler arasında “Bizans Riti”, “Latin Riti” ve “Ermeni Riti” gibi ayırımlar da mevcuttur.
Yunanistan işte böyle “mozaik” işte böyle bir “farklılıklar” ülkesi.
Başbakanımız Erdoğan 14-15 Mayıs tarihleri arasında Atina’yı ziyaret edecek. Ben diyorum ki, Yunanistan Cumhurbaşkanı ve Başbakanının kulağına eğilip, şöyle bir şey söylese:
“Size Yunanistan’ın etnik yapısı ile ilgili sağlam bilgiler getirdim. Meydanlarda nutuk atar parti gruplarınız ve meclisinizde konuşurken benim yaptığım gibi yapsanız, “Biz Türk’ü ile, Makedon’u ile, Ulahları, Arnavutları, Bulgarları, Ermenileri, Yahudileri, Giritlileri, Pontus’luları, Çingeneleri, Gagauzlar’ı ile Yunanistanlıyız!” deseniz, iyi olmaz mı?
Acaba Yunan yetkililer ne der?
Ve onlar şu ekonomik darboğazda trilyon dolar verseniz, ülkelerine toprak ekleseniz böyle bir şey yaparlar mı?

12 Temmuz 2010 Pazartesi

MAÇ YAYINI

hangisi verirse versin en büyük teknoloji.bağlıyorum notebooku bilgisayara açıyorum atdheyi ya da live tv ru yu ya da myp2p yi full hd seyrediyorum.akıllarınca milleti avlayacaklar kuş gibi ntv şifresiz verirken zarar mı ediyor‚kanal a verirken zarar mı ediyor‚ ille köşeyi dönecekler bir maç keyfimiz var onun da içine edecekler‚yaşasın teknoloji yaşasın paylaşım.hatta uydudan bile paylaşım var da daha gerek duymadım.gerekirse onu da kullanırım.

ATATÜRK 'ÜN SÖZLERİ VE HADİSLER

Yıllardır ikisi hep ayrı kefelere kondu. Birbirinin karşıtı anlayışlara sahip oldukları düşünüldü.

Oysa onların özleri ve sözlerinde karşıtlık değil, büyük bir benzerlik var..

(Ekde tablo halinde ayni yaziyi bulabilirsiniz.)


ATATÜRK ‘ÜN SÖZLERİ VE HADİSLER


En iyi kişi kendinden çok ait olduğu sosyal toplumu düşünen, onun varlığının ve mutluluğunun korunmasına kendini adayan kişidir. (Mustafa Kemal ATATÜRK)

Mümin elinden ve dilinden diğer insanların emin olduğu kimsedir. (Hz. Muhammed)


Hayatta en hakiki mürşit ilimdir. (Mustafa Kemal ATATÜRK)

Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz. (Hz. Muhammed)


Millet sevgisi kadar büyük mükâfat yoktur. (Mustafa Kemal ATATÜRK)

Vatan sevgisi imandandır. (Hz. Muhammed)


Yüksel Türk, senin için yükselmenin sınırı yoktur. İşte parola budur. (Mustafa Kemal ATATÜRK)

İki günü birbirine eşit olan ziyandadır. (Hz. Muhammed)


İstikbal göklerdedir. (Mustafa Kemal ATATÜRK)

Sizin rızkınız da göktedir, tehdit edildiğiniz şey de (51 Zariyat 22)


Dinimiz son dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, hakikate tamamen uyuyor.

(Mustafa Kemal ATATÜRK)

İslam akıl dinidir, aklı olmayanın dini de yoktur. (Hz. Muhammed)


Bizim dinimiz en makul ve en tabii dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki, son din olmuştur.

(Mustafa Kemal ATATÜRK)

Ey Muhammet! Dinleyip de sizin en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın doğru yola eriştirdiği onlardır. İşte onlar akıl sahipleridir. (39 Zümer 17–18)


Bizim dinimiz hiçbir vakit kadınların erkeklerden geri kalmasını istememiştir.

(Mustafa Kemal ATATÜRK)

Mümin erkeklerle, mümin kadınlar birbirinin dostlarıdır. (9 Tevbe 71)


Bizde ruhbanlık sınıfı diye bir şey yoktur. Hepimiz dinimizin hükümlerini eşit olarak öğrenmeye mecburuz. (Mustafa Kemal ATATÜRK)

Bizim dinimizde özel sınıf yoktur. Ruhbanlığı men eden bu din inhisarı ve imtiyazı kabul etmez.

(Mustafa Kemal ATATÜRK)

İslam’da ruhbanlık yoktur. (Hz. Muhammed)


Camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler, ibadet ve itaatle beraber din ve dünya için neler yapabilmek gerektiğini düşünmek, yani konuşup tartışmak, danışmak için yapılmıştır. (Mustafa Kemal ATATÜRK)

Camilerin mukaddes minberleri; ruhani, ahlaki gıdaların en yüksek, en verimli kaynaklarıdır.(Mustafa Kemal ATATÜRK)

Hutbelerin halkın anlayamayacağı bir dille olması ve onların da bugünkü icabet ve ihtiyaçlarımıza temas etmemesi Halife ve padişah namını taşıyan müstebitlerin arkasından köle gibi gitmeyi mecbur etmek içindi. (Mustafa Kemal ATATÜRK)

Hz. Muhammet, kendisi cami minberlerinden okuduğu Cuma hutbelerinde halkın dilinden konuşuyor ve günlük meseleleri açıklıyordu.


İnsanlar, bir vücudun hücreleri gibidir. (Mustafa Kemal ATATÜRK)

İnsanlar bir tarağın dişleri gibidirler. (Hz. Muhammed)


İlim ve fen nerede ise oradan alacağız ve milletin her ferdinin kafasına koyacağız. İlim ve fen için kayıt ve şart yoktur. (Mustafa Kemal ATATÜRK)

İlim ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının gelişimini anlatmak ve ilerlemeleri zamanında takip etmek şarttır. Bin, iki bin, binlerce sene evvelki ilim ve fen lisanının çizdiği kuralları şu kadar bin sene sonra bugün aynen uygulamaya çalışmak, elbette ilim ve fennin içinde bulunmak değildir.

(Mustafa Kemal ATATÜRK)

Medeniyet öyle kuvvetli bir ışıktır ki, ona bigâne olanları (kayıtsız kalanları) yakar, mahveder.

(Mustafa Kemal ATATÜRK)

Bir savaştan dönüşte Hz. Muhammet: Asıl büyük cihat şimdi başladı. Demiş,

Nasıl olur efendim?” diyenlere şöyle cevap vermiştir.

Asıl cihat insanın nefsiyle olan mücadelesidir. (Hz. Muhammed)

İlim Çin’de bile olsa gidip alınız. (Hz. Muhammed)

İlim müminin yitik malıdır, nerede bulursa alır. (Hz. Muhammed)

İlim kadın ve erkek her Müslüman’a farzdır. (Hz. Muhammed)


Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kanun bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır. Benim Türk Milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel üzerinde aklın ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçım olurlar.” (Mustafa Kemal ATATÜRK)

Âlimler peygamberlerin varisleridir. (Hz. Muhammed)

Peygamberin bıraktığı miras ancak ilimdir.(Hz. Muhammed)


Hz. Muhammet’in hayatında, ağır şartlarına rağmen barışı savaşa tercih ettiğinin örneği Hudeybiye Barışı’dır.

Sulh yolunda nereden bir hitap geliyorsa, Türkiye onu istekle karşıladı ve yardımlarını esirgemedi. (Mustafa Kemal ATATÜRK)

Sulh milletleri refah ve saadete eriştiren en iyi yoldur. (Mustafa Kemal ATATÜRK)

Milletin hayatı söz konusu olmadıkça savaş cinayettir. (Mustafa Kemal ATATÜRK)

En kötü, en ağır şartlarda yapılan barış bile savaştan daha iyidir. (Hz. Muhammed)

Her devrin adamı, her devrin sözü vardır. (Hz. Muhammed)

İnsanlar, babalarından çok zamanlarına benzerler. (Hz. Muhammed)


Türk sadece bir milletin adı değil, Türk bütün adamların birliğidir. Ey birbirlerine diş bileyen yığınlar, ey yığın yığın insan gafletleri, yırtılsın gözlerdeki gafletten perde, hakikat nerede?

(Mustafa Kemal ATATÜRK)

Kudretsiz dimağlar, zayıf gözler hakikati kolay göremezler. Onlar büyük Türk milletinin seviyesine göre geri adamlardır, zaman onlara bütün hakikatleri anlatacaktır.(Mustafa Kemal ATATÜRK)

Cihan bir imtihan meydanıdır. İmtihanı vermeden lütufkârane karşılıklar beklemek imkânsızdır. (Mustafa Kemal ATATÜRK)

Durumu ve hakikati bilenler mensup oldukları milletin yücelmesi için ona ışık tutup rehberlik etmeyi en büyük insanlık vazifesi bilmelidirler. (Mustafa Kemal ATATÜRK)

Allah katında, yeryüzündeki canlıların en kötüsü gerçeği akletmeyen sağırlar ve dilsizlerdir. (Enfal-22)

Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur… (Necm-39)

Çok basit bir sağlık uyarısı

ÇOK BASİT BİR SAĞLIK UYARISI...

Merhabalar;

Mümkünse, her sabah veya akşam, günde bir kez olabilir, sert bir zemin üzerinde çıplak sağ ve sol ayak üzerinde, GÖZLERİNİZ KESİN TAM KAPALI her iki kolunuz yanlara T şeklinde açık, yaklaşık 30 sn.'de 100'e kadar, tek ayak üzerinden "sesli" sayarak DENGE'de durma eğitimine vücudunuzu ve beyninizi mutlaka ACİL alıştırınız.

İlk bir hafta sayamamanız çok normal. İlk bir haftadan sonra, 100'e kadar sayarak bu eğitime vücudunuzu alıştırırsanız, ileride kesinlikle ALZAYMIR konusunda sorun yaşamazsınız.

Kaynak: Amerika'da yaşayan Kalp cerrahı Prof. Dr. Mehmet ÖZ

Huzurlu ve Kaliteli yaşamanız, "en az 100 yaşınıza kadar, her konuda birlikte sağlıklı yaşlanabilmemiz dileğiyle..."

İNANMAKTA ZORLANACAKSINIZ OLAĞAN ÜSTÜ BİR OLAY... MÜTHİŞ

Güney Pasifik'te yolculuk yapan yattakiler tuhaf bir görüntü ile karşılaştılar. Aşağıdaki fotoğraflara bakın ve bu olağanüstü olayın tanığı olma heyecanını hayal etmeye çalışın.



www.FunAndFunOnly.org

BİR PLAJ MI?



www.FunAndFunOnly.org



HAYIR!!!! Bu bir plaj değil;

www.FunAndFunOnly.org
suyun üzerinde yüzen volkanik taşlar.



www.FunAndFunOnly.org

PEKİ VOLKAN NEREDE ?



www.FunAndFunOnly.org

İNANILMAZ BİR GÖRÜNTÜ. FOTOĞRAFLARINI ÇEKELİM,
YOKSA KİMSE BİZE İNANMAZ.



www.FunAndFunOnly.org

BU BENİM TEKNEMİN SUDA BIRAKTIĞI İZ



www.FunAndFunOnly.org

Yavaş yavaş suda ilerliyoruz.
Sonra biraz uzakta şunları gördük:
Okyanustan kül ve buhar yükseliyordu...



www.FunAndFunOnly.org

Ve biz bu görüntüyü izlemeye devam ederken...



www.FunAndFunOnly.org
Bir siyah kül yığını göğe doğru yükseldi... Ve büyük bir bulut oluştu.
Tekneye kadar her yer kızıl renge dönüştü



www.FunAndFunOnly.org

DAHA SONRA GÖKYÜZÜ KÜLLER YÜZÜNDEN KARARDI
BU ARADA OKYANUS SULARI BULUTUN İÇİNDEN SIZAN GÜNEŞ IŞINLARIYLA ALTIN RENGE DÖNÜŞTÜ



www.FunAndFunOnly.org

Okyanusun ortasında tepeler oluşmaya başladı



www.FunAndFunOnly.org

PÜSKÜRME DEVAM ETTİ... KÜLLER ve BULUTLAR DA...



www.FunAndFunOnly.org

DAKİKALAR İÇİNDE SUDA OLUŞAN TEPELER YÜKSELMEYE DEVAM ETTİ.



www.FunAndFunOnly.org

Yepyeni bir ada oluşmuştu...



www.FunAndFunOnly.org
Ve adanın üzerinde tepeler



www.FunAndFunOnly.org

Daha önce önünüzde sadece koca bir okyanus varken birden yeni bir

adanın oluşumunu canlı olarak gören ve fotoğraflayan ilk ve

tek insanlar olmanızın heyecanını düşünebiliyor musunuz?

Her seyi aciklamaya calisan 7 teori

'Herşey'i açıklamaya çalışan 7 teori

New Scientist dergisinden 'Her Şeyin Teorisi'ne ilişkin 7 yaklaşım.


Genel Göreliliğe göre 'kütle' içinde bulduğumuz uzay-zamanı eğip bükmektedir. Durum kabaca gerilmiş bir çarşafın üstüne konulan bowling topunun çarşafı eğme durumu olarak açıklanabilir.
Kuantum kuramı ise olayı bambaşka bir şekilde ele alır. Parçacıklar artık doğrudan 3 konum ve 3 momentumla tanımlanmak yerine bir "dalga fonksiyonu" ile tanımlanırlar. Bu dalga fonksiyonu parçacığın bütün bilgisini içinde barındırır ve dalga fonksiyonuna uygun "sorular" sorularak gerekli bilgi alınır. Örneğin konum bilgisi için dalga fonksiyonuna "parçacık nerede?" sorusunu sorarsınız, o ise size parçacığın nerede soruyu sorduğunuz anda nerede olabileceğini söyler. Buradaki kritik nokta olabilirliktir. Bu, dalga fonksiyonunun bir de `olasilik fonksiyonu` olarak anilmasina neden olmaktadir.
Derleyen: Burak SAYIN, Uğur Emrah SURAT
ntvmsnbc
Güncelleme: 15:21 TSİ 07 Mayıs. 2010 Cuma

Etrafımızı çevreleyen gerçekliği en temel seviyeden makroskobik ölçeklere kadar anlama gayesi yüzyıllardır insanlığın kafasını meşgul ediyor. Doğanın işleyişini anlamaya çalışan bilimciler, Karanlık Madde’nin varlığından zamanın tek bir yönde ilerlemesine kadar birçok olaya nedensel açıklama getirmeye çalışıyorlar. Ortaya atılan argümanlar açıklanamayan birçok olguyla beraber yeni teorilere ışık tutuyor. Hawking’in deyimiyle ise varlığımızı kendimize açıklayabilmemizi sağlayacak tek yol “Tanrı’nın aklından geçenleri bilmek”.

Bu teorileri test etmek için, başını ABD’nin Chicago kenti yakınlarındaki Fermilab ile İsviçre-Fransa sınırında bulunan CERN laboratuarlarının çektiği parçacık hızlandırıcıları son hızla çalışmaya devam ediyor. Diğer yandan, doğanın işleyişini kurgulamaya çalışan teorik fizikçiler gün geçtikçe maddenin temel yapısına ilişkin çelişkili yaklaşımlar ortaya koyuyorlar.

Bu alandaki tüm teknolojik gelişmelere karşın, bahsi geçen yüksek enerji laboratuarlarında görev alan deneysel fizikçiler kısıtlı sayıda modeli test etme şansına sahipler ve bu nedenle de din adamlarını rahatsız edebilecek boyutta bir keşif, günümüz koşullarında oldukça uzak bir ihtimal gibi görünüyor.

Özetle ele almak gerekirse, mikroskobik ölçeklerde doğa kanunlarını açıklayan Kuantum Teorisi, madde ve enerjiyi kesikli aralıklarda sonlu bir uzayda tanımlarken, makroskobik ölçeklerde geçerliliğini koruyan Genel Görelilik Teorisi, ışık hızına yakın hızlara ulaşan madde ve enerji için sürekli aralıklarda sonsuz bir uzayı ele alıyor. Günümüz bilim adamlarının Kuantum Teorisi ile Genel Göreliliği aynı çatı altında açıklama çabaları ise farklı kulvarlarda devam ediyor.

İşte Tanrının aklından geçenleri anlamaya çalışan insanoğlunun ‘herşey’in teorisine ilişkin 7 farklı yaklaşımı:

1.Sicim Teorisi
Atomu 0 boyutlu parçacıklar (kuarklar ve elektronlar gibi) cinsinden ifade etmek yerine temelde tek boyutlu bir sicimin farklı harmonik salınımları (dalgalanma) ile açıklayan Sicim Teorisi bu modeller arasında en popüler olanı. Teorinin öngördüğü uzay-zaman geometrisini eğebilecek düzeyde salınımlar ise hayal gücümüzü zorlayan mikroskopik ekstra boyutların varlığını gerektiriyor.

İnsanoğlunun sicim teorisini deneysel olarak, doğrudan test edebilmesi, ulaşılması imkansız gibi görünen bir enerji duzeyi gerektiriyor. (Trilyon TeV'den fazla). Günümüzde ise LHC (Large Hadron Collider) ‘de erişebileceğimiz en yüksek enerji düzeyinin sadece 14 TeV olduğunu düşünecek olursak teorisyenlerin teorilerini ispatlamak için daha çok kahve tüketeceklerini düşünülebilirsiniz. Fakat CERN’den gelebilecek bir süpersimetri (SUSY) keşfi haberib de sicimlerin varlığını destekleyeceğinden önümüzdeki dönemin bu model için oldukça kritik olacağını söyleyebiliriz.

Bunlara ek olarak, kendi içerisinde de çeşitlilik gösteren sicim teorilerini tek bir çerçevede ele alan M‐Teori ise Çoklu Evren Modeli (Multiple Universes) ile, belli koşullar altında 10^500 (on üzeri 500) sayıda evren önerisi getirebildiğinden bilim adamlarının bile kafasını allak bullak etmiş durumda.

Teorik fizikçilerden , kullandıkları
yöntemler hakkında bir şeyler öğrenmeye
çalışanlara şunu önemle öğütlerim ;
onların söylediklerine aldırmayın ama yaptıklarına dikkat edin.
Albert Einstein

2. Kuantum Kütleçekimi Döngüsü (LQG)
Sicim teorisi kadar popüler olmasa da ona rakip olabilecek en önemli aday LQG olarak dikkat çekiyor. Modele göre evren, Kuantum Teorisinin öngördüğü gibi 10‐35 cm’lik kesikli aralıklardan oluşuyor ve içerisinde yaşadığımız uzay ile etkileşerek ‘braid’(bant) ve 'knot’(düğüm)lar aracılığı ile temel parçacıkları oluşturuyor.

Evrenin başlangıcına ilişkin olarak tutarlı tahminler yürütebilen bu teori içinde deneysel bir sınama yapmak şu an için oldukça zor görünüyor.

3. Nedensel Dinamiğin Uçgenlere Ayrıştırılması (CDT)
İlk bakışta LQG ile oldukça benzer özellikler gösteren bu teoride araştırmacılar arasında oldukça ilgi görüyor. Uzay zamanı 4 boyutlu ‘pentachorenos’ adı verilen temel bir topolojik bir yapıya indirgeyen bu kuram, extra boyutlara gerek duymadan bazı temel sorulara yanıt verse de, özünde maddenin oluşum sürecine dair bir çözüm önerebilmiş değil.
4. Kuantum – Einstein Kütleçekimi
Almanya’daki Mainz Üniversitesi fizikçilerinden M. Reuter’e ait olan bu kuramda problem, farklı bir açıdan ele alınıyor.

Normal şartlarda Atomik ölçekte etkisi ihmal edilen kütleçekiminin kendi kendisi ile etkileşmesi sonucu ortaya çıkan kümülatif (birikerek çoğalan) döngüler bu kuvvetin büyüklüğünü artırırken, alışılageldik fizik teorilerinde de yanlış giden bir şeyler olabileceğini işaret ediyor.

Bu konuda son gelişme M.Reuter’in teorisine sabit bir nokta ekleyerek, belli bir seviyeye kadar bu döngüleri olası kılması ile sağlandıysa da, tartışmalar kolayca son bulacak gibi görünmüyor.

5. Kuantum Graphity

Şimdiye kadar bahsi geçen tüm teoriler, uzay ve zamanın varlığını kabul ederek madde için varsayımlarını şekillendirirken, Fotini Markopoulou’nun başını çektiği Kanada’ki Perimeter Teorik Bilim Enstitüsüne bağlı bilim adamları bu tarz yaklaşımlardan uzak bir duruş sergiliyor.

Markopoulou’ya göre evrenin başlangıcında sözkonusu olan uzay bizim bildiğimiz şekilde varolmuyordu. Onun yerine birbirleri ile birebir etkileşime sahip boğum yapılı soyut bir iletişim ağı vardı. Bir süre sonra bahsi geçen bu fiziksel sistemin kendi içine çökmesi sonucu boğumlar arasındaki birebir etkileşimler kırıldı ve bildiğimiz anlamdaki Geniş Uzay kavramı ortaya çıktı.

6. İçsel Görelilik (IR)
MIT profesörlerinden Olaf Dreyer tarafından geliştirilen bu teoride, benzer şekilde genel göreliliğin kuantum ölçeğinde ortaya çıkabilmesi için alternatif bir seçenek olarak değerlendiriliyor.

Kuantum Teorisi’nde, doğadaki her temel parçacık kendi etrafındaki dönme kriterlerine göre ‘spin’ kuantum sayıları ile kategorize ediliyor. Dreyer’in modeli, maddeden bağımsız bir spin(döngü) kurgusu oluşturarak, bu sistem için rastgele bir düzenleme öneriyor. Belirtilen sistem belli bir kritik sıcaklığa ulaştığında bu spinler kendilerini düzenliyor ve belli kalıplar oluşturarak özelleşiyor. Bu durumda sistem içerisinde yer alan bir gözlemci, bu spin kurgusunu doğrudan algılayamazken, madde üzerindeki etkisini dolaylı olarak gözlemleyebilir hale geliyor.

Sonuç olarak kuantum mekaniğini Newton Mekaniği ile örtüştürmeyi başaran bu teori de göreli hız limitleri söz konusu olduğunda henüz yetersiz kalıyor.

7. E8
2007 yılında Hawai adalarında, yaşamının çoğunu sörf yaparak sürdüren ve belli bir enstitüye bağlı olmayan Garrett Lisi’nin ortaya attığı model de popülarite kazanmayı başaranlardan.

Evrendeki E8 simetrisini kullanarak 8 boyutlu kompleks bir matematiksel ‘kalıp’ (pattern)ın 248 boğuma izdüşümünü göz önüne alan Lisi, farklı tipte kuvvetlerin temel parçacıklar ile etkileşimini doğal bir şekilde ortaya çıkartabilecek bir metod geliştirdi. Yayınladığı makale kimileri tarafinda takdir edilip kimileri tarafindan çok sert eleştiriler Aldıysa da, Lisi çalışmalarına devam edebileceği bir fon elde etmeyi başardı.

İzleyiciler